YIL: 2 SAYI: 22 / Mayıs 2007                           Şuan Arşiv bölümümüzdesiniz. Güncel Sayfamıza dönmek için tıklayınız!
kentim.com.tr
Kartal

DUYURULAR

y
Sağyaşar: "Bağırmak, şarkı söylemek değildir"
y  

Sağyaşar: "Bağırmak, şarkı söylemek değildir"



Uzun yıllar önce başlayan profesyonel müzik çalışmaları… Sanat hayatında geride bırakılan 54 yıl… 125 adet 45’lik plak, 10 adet taş plağa imza atan 400’ü aşkın şarkı yorumlayan, ‘Nasıl Geçti Habersiz’lerin, ‘Sevmekten Kim Usanır’ların sahibi... Yılların eskitemediği ses, usta yorumcu Mustafa Sağyaşar ile yaptığımız söyleşide, sizlere müzik dolu bir dünyanın kapılarını aralıyoruz.

Haberimizin spotunda kendisini kısaca tanıtmaya çalıştığımız usta yorumcu Mustafa Sağyaşar ile şimdilerde Türk Müziği dersleri verdiği, binadan içeri girer girmez aldığınız nefesle sanatın kokusunu ciğerlerinizde hissettiğiniz, duygu tellerinizi titreten bir mekanda, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde buluşuyoruz. Her köşesinde sanatın çeşitli dallarına gönül vermiş gençlere rastlayacağınız bir mekan burası. Kimi tiyatro sahnesine uzanmış oynayacağı karakterin sözlerini çalışıyor, kimi köşesine çekilmiş gitar çalıyor, kimi de hocasının değerlendirmesi için şarkı söylüyor. Oturup bir köşeye hocamızı beklemeye koyuluyoruz. Çok geçmeden geliyor ellerinde ders notları ve yüzünden hiç eksilmeyen sıcacık gülümsemesiyle. Cafenin bir köşesi sohbet mekanımız oluyor, çaylar söyleniyor ve sohbetimizle birlikte müziğin nota dolu dünyasının kapıları yavaş yavaş aralanıyor…

Değerli hocam bu yıl müzik yaşamınızda 54. yılınızı dolduruyorsunuz. Dilek olay tam 54 yıl. Kim bilir neler yaşanmıştır neler. Nasıl atıldı ilk adımlar neler sığdırdınız müzikle, sanatla dolu bu 54 yıla?
O kadar çok ki, içinden bir iki tanesini seçmek diğerlerine haksızlık olur. Ancak şu var, 33 sene sahne hayatı olan her sanatçının, her gün sahneye çıkıp inmesi ayrı bir olaydır, ayrı bir anıdır. Her şeyle karşılaşırsınız. Sevgiden tabanca çekenler de oldu bana, boynuma sarılıp çiçeklere boğanlar da. Sanat dünyası bu, sahne hayatı olan her sanatçı bunu yaşamıştır. Eskiden farklıydı. Gazinolarda sahne alırdık, gelen konuklarımız şarkı isterlerdi, benden dinleyip benim icramla beğendikleri şarkıları. Ben de ‘Repertuarımda varsa okurum, makam uygun düşerse okurum’ derdim, hayır hemen okuyacaksın diyip tehdit edenler de oldu, daha sonrasında hatasını anlayıp “Mustafa Sağyaşar ağabeyimizden özür dileriz” notları iliştirilerek çiçeklerle odalarımızı dolduranlar, teşekkür edenler de. Eeee sahneden inen herkese boşu boşuna geçmiş olsun demezler. Sahne zor, hem de çok zor. Tabi bazı kötü tezahürlerin yanında sayılamayacak kadar da güzel şeyler yaşanmıştır. Güzellikleri zaten anlatmakla bitiremezsiniz.

Peki hocam eserleriniz… Nasıl oluştu bu yüzlerce eser? Hangi duygulardan kopup geldi de notalara oturdu, dudakları mesken edindi?
Ben notayı araç olarak kullanırım, amaç değil. Nota, elime aldığım şarkının özetini çıkarmaktır, iskeletini görmektir. Ondan sonra o eseri oya gibi işlerim, yorumumu da sonra yaparım. İşte o an da notanın işi bitmiş demektir. Onun için nota, hani son günlerde de tartışılıyor gerekli midir değil midir diye, gereklidir. Ama bu mesleğe gönül vermişseniz, bir yerlere gelmeye niyet etmişseniz, o ışığı görmüşseniz kendinizde ya da birileri görmüşse sizde başkasına muhtaç olmamak için, kendi kendinize çalışabilecek ve bir düzeye gelebilmek için gereklidir nota. Çünkü nota bilmezseniz, her zaman birilerine muhtaç kalırsınız. Bugün ya bir kaset ya bir cd alıp ya da birilerinden dinleyerek şarkı söyleyebilirsiniz ama sadece papağan gibi, anlamını bilmeden. Notanın yanında nazari bilgiler, usuller, edebiyat da bilmeniz lazım. Çünkü bizim şarkılarımızın çoğu Farsça, Arapça ve Osmanlıca kelimelerden oluşuyor. Dolayısıyla, öncelikle icracının okuduğu şeyi iyi anlaması gerekiyor. “Anlatılmaz günler ile geçiyor çileli ömrüm. Bir vefasız kederinden eriyor gönlüm” diyor eserde; bir hikaye, bir senaryo, bir ezgi var. Bunu anlamazsa icracı anlatamaz ki, nasıl anlatacak? Besteci onu anlamış, onunla yoğunlaşmış, onunla hem dert olmuş ve onu müziğiyle yorumlamıştır. Beş satırla bir senaryo çizmiştir size; ‘Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım bazen göz yaşı oldu bazen içli bir şarkı. Her anını eksiksiz dün gibi hatırlarım, dudaklarımda tuzun içimde durur aşkın.’ İşte size senaryo, işte size hikaye, işte size müzik ve yorum. Bestecinin müziğiyle birlikte yaptığı bu yorumu anlamak da bilimsel bir iştir. O ayrı bir meleke, ayrı bir özelliktir bazı insanlarda. İşte bunlar bence sanatçı özellikleridir.

Hocam o zaman sanatçı olunmaz sanatçı doğulur diyenlerdensiniz siz de…
Mutlaka sanatçı doğan çoktur ama bir de keşfedilmek vardır. Doğmakla da olmuyor, bir de keşfedilmeniz lazım. Bir çoban düşünün, olağanüstü güzel resimler yapıyor ama dağlarda, koyunlarının önünde. Siz gidip de o çobanın yaptıklarını görüp, keşfetmezseniz hiçbir işe yaramaz. Birisi de keşfedebilir sizi, kendiniz de keşfedebilirsiniz kendinizi. Evvela kendiniz keşfedeceksiniz içinizdekini. Bende bir şey var diyeceksiniz ve üstüne gideceksiniz. O zaman sizi keşfedenler olacaktır mutlaka. Sanatçı doğulmamışsa sanatçı olunabilir mi peki? Notayla, bilgiyle, öğrenmeye çalışmakla… Sadece notayla olmaz. Bu bir ruh meselesidir. Şöyle bir söz vardı; bir alimin sözleridir bunlar diyor ki; “Elleriyle çalışan insan ameledir, el becerisinin yanında aklını da kullanırsa usta olur, ama yüreğinden bir şey katamazsa sanatçı olamaz.” Bakın demek ki usta olmak, sanatçı olmaya yetmiyor. Sanatçı ruhu, Allah’ın bize rahimde verdiği bir ruh halidir. Yani tanrısal bir güçtür. Sanatçı evvela kendi beğenecek yaptığı işi ondan sonra dinleyicisine tesir edecek. İşte o zaman dinleyici size ilgi duyacak, paye verecek. O biriken payeler de size sanatçı sıfatı verecek. Sanatçılık sıfatı öyle damga vurur gibi yapıştırılmaz. Biz de basın ne yazık ki bu işi yapıyor. Diva diyor, duayen diyor, usta yorumcu diyor. Karşı taraf da bununla övünmeye başlıyor, aslında oyalanıyor. Çünkü bu sıfatı ona bir sanat kurulu vermiyor, basın ya da plakçılar veriyor. Eee dolayısıyla da böyle verilmiş bir unvanla övünülmez ancak oyalanılır. Son zamanlarda bana sıkça sorulan ve tartışılan bir konu var Bülent Ersoy ile ilgili. O konuya da kısaca açıklık getirmek isterim. Ben o gazetelerde yazılan, çizilenlerin bir kısmına katılıyorum ancak ben kimse için ‘Türk Müziği’nin cazgırları, alaturkanın cazgırları’ ifadesini kullanmadım. Bağırmak şarkı söylemek değildir dedim. Bunu da isim vererek, birilerini kastederek söylemedim. Sana, bana, ona, buna, bağırarak şarkı söyleyen herkese söyledim. Ancak basın isim yakıştırdı benim bu ifadelerime.

Peki şimdiki şarkı ve star yarışmalarını, buralardaki jüri üyelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yarışmacıların doğru değerlendirildiğini düşünüyor musunuz?
Jüri üyeleri bazen yanlış terimler kullanıyorlar, eserleri icra ederken tanınmaz hale getiriyorlar. Kendileri doğru okumuyorlar ki; yarışmacıları doğru değerlendirsinler. Bakın ben, 20 sene TRT’de icra denetim kurulu üyeliği yapmış biriyim hem de böyle komik jüri üyeliği yapmadım. Ayrıca kişisel anlamda birinin ya da benim beğenmem %100 garanti demek değildir. Siz eğer yanlış bir adım atarsanız, o an bitebilirsiniz. Sanatçıların anları değerlendirilir çünkü. Kim bu titizliği gösteriyorsa, eseri tanınmayacak hale getirmiyorsa, güzel yorum yapıyorsa, usul kaydırmıyorsa, hece kaydırmıyorsa odur sanatçı.

Hocam son olarak bir de Türk Sanat Müziğine gönül vermiş gençlere tavsiyelerinizi öğrenmek isterim…
Bindikleri dalı kesmesin, ekmek teknelerini batırmasın, besteciye ve müzikseverlere saygılı
olsunlar. Geçtiğimiz aylarda Kartal’da konserdeydim. Şarkıyı kesiyordum ve halka mikrofon uzatıyordum. Halk nasıl okuyordu? Tahrip edilen şekilde mi yoksa eserin esasını mı? Esasını okuyordu hocam ben de oradaydım çok da güzel bir konserdi. Yani ‘Halk böyle istiyor’ diyenlere en güzel cevap budur. Şimdi gençlere ‘mukayeseli müzik dinleyin’ diyorum. Yani kim eseri tahrip ediyor, kim bildiğinizden başka okuyor, kim bildiğinize yakın güzel okuyor, mukayese edin, iyiyi kötüyü ayırın diyorum.

Hocam röportajımıza zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.

Sanem ATAMAN