| |
|
|
Mehmet İŞÇİ.
|
MUKADDİME
Mevlânâ Celaleddin Rumi Mesnevî’de Hz. Peygamber’e olan iştiyakını, onu şehirlerin ruhuna benzeştirerek, Hz. Ebu Bekir’in lisanından şöyle dile getirir:
Ey şehirlerin ruhu, seni görünce bu güneşin sevgisi, harareti, gözümden düştü.
Gözüm senin yüzünden yüce bir himmet sahibi oldu, artık çayırlığa, çimenliğe hor bakıyor, onları hoş görmüyor.
Nur aradım, kendimi nurun nuru olarak gördüm. Huri aradım, kendimi hurilerin bile kıskandıkları derecede güzel buldum.
Lâtif ve gümüş bedenli bir Yusuf aradım, sen de bir Yusuf’lar yurdu gördüm ben.
Cennet peşindeydim, arayıp duruyordum. Her cüzün, bana bir cennet göründü.”
“İslam ülkeleri son birkaç asırdır, kültürel ve dinî kimliklerini reddetmelerinin sonucu olarak, kendi tarihî mimarlık miraslarını Batılı yayınlar ve araştırmalardan öğrenmek ve bunlar vasıtasıyla geçmişlerini değerlendirmek gibi garip bir durumla karşı karşıya kalmışlardır.” İslam’da insana verilen “her şeyi kendi yerine koyma” (adalet) sorumluluğu Müslüman toplumlara yeni görevler yüklemektedir. Bütün bu sorumlulukların kamilen yerine getirilmesi, bunların ancak tevhid kavramının süzgecinden geçirilmesi ve yerine getirilmesiyle mümkün görünmektedir. Bu hakikatten yola çıkılarak, İslamiyet’in temel prensibi olan ‘tevhid’in İslam mimarisine de yansıdığını görürüz. Bütün varlık düzeylerine ait problemlerin bütününü kapsayan tevhidi bakış özelde mimariye ait çözümlerini de kendi disiplini içinde ortaya koymalıdır.
Geçmişte şehirlerin dili, ruhu, kültürü, o şehre özel kimliği vardı. Her şehirli, şehrin iç dinamizmi içinde çare yok o dili, o ruhu, o kültürü edinirdi. Her etkinin, her etkinliğin merkezinde günümüzdeki istismarlardan uzak insan vardı. Şimdi öyle mi? Sadece ‘şehirleri süsleyen yolcu’lar yitip gitmediler, yolcuları ve sakinlerini süsleyen şehirler de modern kent planlarının hışmına uğrayarak; şimdi çoğu terkedilmiş, itibardan düşmüş, ilgisizliğe mahkûm edilmiş mekânlarıyla kederli kimsesizliği yaşıyorlar. Bu şehirler şimdiki sahipleri eliyle rant uğruna yıkılıp, yok edilmekte. Artık ruhu ve kültürü yok şehirlerin, vefasızlığın derin karanlığında kimselerin paylaşmadığı unutulmaya yüz tutmuş nostaljileriyle baş başa acı sonlarını bekliyorlar.
O zaman evlerimizin açık kapılarından avluya,
Oradan çıkmaza, sokağa taşan bir şeyler vardı.
Taşar ve sokağın sesine, şarkısına katılırlardı.
O zaman sokaklar kaosa, karmaşaya açılmıyordu.
O zaman eve sığmayan yaşam, sokaklara taşıyordu.
Şehirlerin mimarisi ruhumuzun dantelasına ilmik ilmik düğümlenmişti, uyumsuz değildi. Sanki iç mekânımıza, iç mimarimize/ruhumuza uygun tasarlanmıştı, dış mekânların mimarisi, sokağı, meydanı. Ona göre şekillenmişti şehir. En geniş anlamıyla çevre; ruh ve kültür düzenimize uygun olarak kendiliğinden şekillenerek bize has olmuştu. İnsanla bütünleşen, hayatı güzelleştiren çatışmasız mekânları, mutena mahalleleriyle şehirler kendi kendilerini kurmuş gibiydiler. Şehirle insan birbirini besleyen, onaran, tezyin eden bütünlük içindeydiler. Şehrin insanı korkutan, ezen heyula gibi binaları yoktu. Her şey insan ölçeğine uygundu. Şehir insanı sarıp sarmalar bağrına basardı. Ona sahici bir dost gibi sıcaktı ve ruhuyla insanına kendinden bir şeyler katardı. Şehirli bir bakıma yaşadığı muhitle ve yaşadığı yerden kimlik kazanırdı evvela. Hayat insana öteleri unutturmayan bu dünyayı yaşatıyordu. İnsanı horlayan, bezdiren, koşuşturan, kıstıran, bunaltarak bitiren ve giderek anlamsızlaştıran bugünkü halini almamıştı. Şehirler de ruhuyla, kültürüyle insan gibiydi. İnsan gibi uyanır, çalışır, neş’e ve hüznü yaşar, geceyi yorgan gibi çeker üzerine, seher vaktine kadar istirahat ederdi. Şehir insanın bayramını ve kederini paylaşırdı. Hayata katılır, insana katılır, bazen insanı kendine katarak şehre aidiyetini hissettirirdi. İnsanın maneviyatı, ruhu sinerdi şehirlere. Sabrı, imanı, tevekkülü, asaleti sinerdi. Bu anlamda avluları, çıkmaz sokakları, yolları, binaları, kemerleri, taşları, sütunları, çeşmeleri, çarşıları, meydanı kısaca her şeyi konuşurdu.
Sonra ne olduysa oldu, o güzelim şehirlerimiz; beton kentlerin soğukluğuna, çimlerin basılmayışına, anlayışsızlığına orantılı olarak ‘sisler bulvarı’ içinde eriye eriye küçülüp modern kentlere teslim oldular. Yaşamaya çalışan, direnen bir kaçı da metruk bir şekilde köşelerine büzüşüp kaldılar. Eski olanın inzivaya çekilmesiydi bu. Bizden olanın yokedilmeden önceki son ayak sesleriydi…
Sonra evlerimizde, sokaklarımızda görgüsüz, müsamahasız edalarla salına salına gezinen alafranga anlayış o vazgeçilmez değerlerimizi yerle bir etti. Şehrimizde kültürel değerler adına ne varsa bir bir yaşamın dışına itti. Şimdi sokaklar eski renklerini ve seslerini yitirdi. Artık günümüzün modern kentleri kendisine aidiyet duyulmayan, korkunun, güvensizliğin, ikiyüzlülüğün kol gezdiği, tekin olmayan mekânlar haline geldi.
İslam şehrinin felsefesi
Müslümanlar için, tek başına eşyaya (objeye) verilen değer, onun görünen yüzünden değil, özünde var olandandır… Yahudi ve Hıristiyanlar için şehrin taşı, toprağı, rüzgarı, suyu, her şeyi kutsal sayılabilirken, İslâm’da diğer dinlerdeki gibi salt fiziksel nesnelere tanınan bir kutsallık anlayışı yoktur. Şehir; tarihi, kültürel ve mistik yönü vesilesiyle ziyaret edilen bir mekân olması açısından önemlidir, lâkin fiziki varlığıyla kendi başına bir kutsallık taşımaz.
“Yaşamı değiştirmek, kenti değiştirmektir.”
Anotole Kopp
Bir toplum, tarihinden, köklerinden kendisine ulaşan hiçbir şeyi sahiplenmeden, sevmeden, anlamaya ve zenginleştirmeye çalışmadan nasıl özgün bir kültür geliştirebilir?
“Ancak sevdiğimiz ve benimsediğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar.”
Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öç almanın vakti gelmiş demektir.
İsmet Özel
Bilge şairimizin dörtlüğünde sıraladığı gibi bir şehirden -ki o yaşadığımız şehirden- öç almamız /hesaplaşmamız için yağmurdan sonra sokakların ortadan kalkmamış olmasını beklememiz gerekmiyor artık. Uzun zamandır evlerimiz huzuru, çarşılarımız keneviri, kandil gecelerimiz de buhuru hissetmiyor artık. Çünkü şehirlerimiz, modern zamanların kasırga misali güçlü rüzgârı karşısında birbirini andıran, kültürel koordinatlarızı taşımayan, kimliksiz apartman yığınları ile doldurulmakta. Çarşıları, meydanları, dükkânları, vitrinleri, parkları, sokak ve caddeleriyle sıradan bir ortak zevksizliğin bayağılaştırdığı bir tekdüzelik örneğine dönüşmeye başladılar. Şehirleri birbirinden farklı kılan, ayıran, bu kültürel ayrılıklardan güzellikler çıkaran ayrıntılar, oraya ait değerler birer birer yok oluyor.
Oysa tarihte eskiden şehirlere “tılsım” yapılırmış. Çünkü şehirlerin de yaşadığı, bir ruhu olduğuna inanılırmış. O şehrin önde gelen kâhini, rahibi ya da bir başka ulu kişisi yaparmış tılsımı. Şehrin “şahsiyetinin”, farklılığının çok önemi varmış tılsımın yapılmasında. Eğer söz konusu şehir ziraat şehriyse tılsım toprağa yapılırmış; su şehriyse suya, kuraksa rüzgâra... Tılsım bozuluncaya kadar da şehirlerin yaşayacağı düşünülürmüş. Günümüz şehirlerine hangi tılsımı yapsak kurtarırız acaba?
Sözüm ona muhafazakârlıklarını en büyük erdemleri olarak sunan, kültürel köklerimize sahip çıktıklarını iddia eden, çoğu zaman bütün entellektüel dünyalarını işine geldiğinde “din imanı”na dayandıran birtakım yetkili insanların gönüllerinde yatanın ne oduğunu sanıyoruz? Onların tüm bu kuru iddialarına rağmen asıl aşkının/aşkın hedefinin gökdelenler kenti ve kozmopolit Beyrut benzeri modern kentler olduğunu açıklamaları, sizi nasıl şaşkına çevirmez?
Bu insanlara, eğer ideallerini yaşatmak istiyorlarsa, İslam şehirlerinde hiçbir yapının yüksekliğinin minarenin boyunu geçemeyeceği kuralını hatırlatmanız, belki de onlardan çok şey istemek olur. Fakat yeri geldiğinde muhafazakarlık ya da yerel değerlere, kültürel kodlara saygıdan bahsediliyorsa, bunda biraz tutarlılık beklemek hakkınızdır.
Şehirlerin ruhu
Şehirler insanlar gibi yaşarlar, onların bir canı, bir ruhu vardır. O ruh, o şehirdeki insanları kendinin hissederek taşıyla toprağıyla, evleri, ağaçları, mezarları, abideleri, hatıralarıyla yaşatır. O şehir ona vatan olur, ulaşma özlemi duyulan sıla olur. Ondan ayrılmak zorunda kalan hasretle yanar; gurbet acısıyla yüreği dağlanır. Tarihin her döneminde, kendi kucağında yaşayan, kendine aşkla bağlananlara kollarını açar şehir. Onlarla itibatını tarihin derinliklerinden bugüne taşıyarak, kurar. Onlara tarihini, geçmişini, tecrübesini açar. Onlardan yeni sesler, değerler, eserler alır, geleneğini şekillendirir, kültürünü yoğurur, var olur. Şehir olur, giderek medeniyetin beşiği olur. Gelişir, büyür; içerisinde her zaman geçmişini saklayarak geleceğe taşır bizi.
Mekke nedir, ya Medine? İstanbul nedir? Bağdat nedir? Beyrut nedir, Şam ve Kudüs ne? Bu kentler günümüzde ortaya çıkanlar gibi hiç de sıradan kentler değil; ruhu var, derinliğine ve genişliğine kültürel kimliği var bu kentlerin; bunu ruhunu karartmamış olanlar fark eder ve onlarla aşkın bir iletişime girebilir. Kalbi var bu kentlerin; bedenleri var onların, ancak nabız atışını duyabilecek bir kulağı olanlar bilir. Söyleyecek, anlatacak çok sözü var bu şehirlerin dinleyene, tabi ki dilinden anlayana...
Mekke hüzünlenirse, İstanbul ağlar; Bağdat yanarsa, dumanıyla “Şam”ı boğar. Kudüs hüzünlü, Gazze ağlıyor duymuyor musunuz hıçkırık seslerini?
Bir şehrin büyüklüğü, insanlara kazandırdıklarıyla ve insanların hayallerine hitap etmede gösterdiği marifetle ölçülür. Tarihin cenderesinden geçmiş, asırların havasını koklamış, kültürel koordinatları belli her şehir istisnasız kendine has bir “ruh” taşır. Bu ruh asaleti, bu aşkın ideal onu farklı kılar, insanları cezbeder. O şehrin manevi havasını soluyan, sokaklarını arşınlayanlar, konaklarında bir çaylarını yudumlarken, orada kendilerine ait olanı, belki “yitik sevdalarını” bulurlar. Başkalarına görmeden kolay kolay anlatamayacakları, içten bazı zevkleri derinlemesine tadarlar.
Öyle şehirler vardır ki insan oraya girince kendisini farklı bir halet-i ruhiye kaplar. Sanki kuvvetli bir mıknatısın çekim alanına girmiş gibi hisseder kendisini; bu insan ruhuna bir ferahlık ya da ıstırap verir. Kimi zaman sıkılır, bazen manevi bir haz alır insan. Sanki o şehir, o meydan, o sokak, o ev; kısacası o mekân insanla sohbet ediyor gibidir.
Şurası açık bir gerçek ki ; şehirlere canlılık, ruh, asalet veren oradaki taş ve toprak, bina gibi fiziki nesneler değil; orada yaşanmış olan önemli olaylar ve şahsiyetlerin bıraktığı, eserlerine sinmiş olan ve kültürel kodları taşıyan izlerdir.
(*)Mimar / Bayburt doğumlu, İTÜ Mimarlık Fakültesi 1982 mezunu, The College Of Business Administration University Of Maine(USA) & Marmara Üniversitesi Eğitim Yardım Vakfı Ö.E.Kurumları “Çağdaş Yönetim Teknikleri II” programını tezsiz olarak tamamladı(1995). Çeşitli dernek, vakıflarda kuruculuk ve üyelik yaptı. MMG(Mimar ve Mühendisler GRUBU) kurucu üyesi, uzun süre yönetim kurulu üyeliği yaptı.
1983 yılından beri mesleki alanda faaliyet göstermekte. Halen nitelikli mimari proje, inşaat ve dekorasyon alanlarında faaliyet göstermekte olan İndeco – Mila İnş.Dek.Proje Ltd.Şti. nin ortağı; evli ve 11 çocuklu.
|