Dragos’tan Kartal’a doğru olan kıyı şeridi çok güzel, çok artistik… Çok yer var Kartal’da ama ben daha çok tekne, insan, figür çalışıyorum. Daha çok detay ilgimi çekiyor. Yöresel bir mekan, köy kadınları, tarlada sürüsüyle gezen kadınlar... O yüzden benim için yurdun her tarafı Kartal, yurdun her tarafı Kartal’ın olağanüstü manzarası…
Kartal Belediyesinin sosyal belediyecilik alanında gerçekleştirdiği sanatsal faaliyetler, hizmete açtığı kapasite geliştirme kursları çok sevindirici ve sanat adına atılmış önemli adımlar. Benim sanat adına, resim adına yapılmış her şeye büyük saygım var. Kartal Belediyesinin bu gayretleri ve faaliyetleri çok güzel.
Küçücük bir atölye düşünmenizi istiyorum. Sol pencereden vuran günün ilk ışıkları, dağınık ama kendi içinde düzenli bir çalışma masası… Masanın üstündeki teypten gelen hafif bir müzik… Elinde fırçası önünde tuvali ve boyaları, ruhunu yansıtan resmi şövalesinin üstüne yerleştirdiği tuvaline renklerin cümbüşüyle birlikte oluşturan bir adam. Karmaşıklığın içindeki ruhunuzu okşayan inanılmaz düzen ve dinginlik. Fırçayla atılan darbeler… darbeler sonucu ortaya çıkan şaheserler. İçimde kopan fırtınaları bilemezsiniz. Çocukluğundan beri çubuk adam cin aliden başka bir şey çizemeyen ben, hayranlıkla seyrediyorum bu manzarayı, keşke resmini yapabilsem diyorum bu anın, hayal ediyorum…
İnsanın her saati resimle dolup taşar mı? Resim insanın her saatini alır mı? Duvarda paletten bir saat ve kenarına iliştirilen bir fırça asılıysa ve saat her daim kırmızıyı pembe geçiyor ya da maviye sarı varsa bu sorunun cevabı evettir.
Bu sayımızda bana yukarıdaki hisleri yaşatan bir ressamın, Ressam Remzi İren’in evine ve evinin içindeki küçücük bir odadan ibaret atölyesine konuk olduk. Resmin rengarenk dünyasını daha yakından tanıyabilmek adına…
1943 yılında, Tokat’ta doğan Remzi İren, 1965 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Desenleri Bölümü’nde öğrenim görmeye başlar. 1970 yılında bu bölümden mezun olan İren, öğrencilik yıllarında reklam ajanslarında grafikerlik ve Dormen Tiyatrosu’nda sahne dekoratörlüğü yapar. Akbank’ın açmış olduğu “Türk motifleri ile duvar kağıdı” desen yarışmasında ve Vakko’nun açtığı “Osmanlı motifleri ile kumaş desenleri” yarışmasında ödül kazanan İren, 1970’li yıllardan günümüze kadar resimle uğraşmakta, karma ve kişisel sergilere katılmaktadır. Çalışmalarında daha çok yöresel ve folklorik öğelere yer veren İren, akademide kurdukları Halk Sanatları Derneği’nde yaptığı “Baş bağlamaları” araştırmasını o günlerden günümüze resim diliyle anlatmaya çalışır. İstanbul’dan, doğadan, kırlardan, deniz kenarlarından görüntüleri de tuvallerine yansıtan Remzi İren, 1976’da girmiş olduğu Tekel Genel Müdürlüğü’nde 15 yıl grafiker, 10 yıl da “Kültür ve Sanat danışmanı” olarak hizmet verdikten sonra kendi isteği ile emekli olur. Kartal Cevizli’de oturan, evinin küçücük bir odasından ibaret atölyesinde resim çalışmalarına devam eden Remzi İren evli ve iki çocuk babasıdır.
| |
|
Evet…Ressam Remzi İren hakkında bu kadar bilgi yeter. Gelelim resim sanatı ile nasıl tanıştığına, neden bu sanata ilgi duyduğuna, renklerin anlattıklarına, sergilerine, gençlere yönelik tavsiyelerine ve tabi ki dünden bugüne hep tartışılagelmiş güneşin her zaman sarı çimlerin her zaman yeşil mi olacağı detayına.
Hocam ben internet sitenizden sergilerinizle ilgili bilgiler edindim. Bu ayın 22’sinde Bodrum’da bir serginiz var. Şimdiye kadar açtığınız sergilerden biraz bahseder misiniz? Kişisel sergilerin yanı sıra karma sergilere de katılıyor musunuz?
Bodrum’daki sergiler mi? Bodrum’da her sene yaz sergileri açıyoruz. Bunlar Toprak Sanat Galerisi’nin sponsorluğu altında açılan sergiler. Bodrum’daki büyük otellerde her sene yaz sergileri açıyor Ayfer Toprak. Yazın sergi açılmaz tabi ama o, öyle bir şeyi tercih etti. Geçen sene Kempinsky Hotel’de açmıştık. Bu sene de Türkbükü İber Hotel’de açıyoruz. Bu daha çok yöresel bir sergi. Sergimizin adı da; “Anadolu’dan Esintiler”. Genelde ve temelde benim konularım Anadolu zaten. Anadolu’daki kadın başlıkları.
| |
|
Yaptığınız resimlerde tuvallerinizde daha çok yöresel ve folklorik ögelere yer veriyorsunuz. Bunun nedeni nedir? Mesela özellikle Anadolu’daki kadın başlıkları dediniz. Neden? Okuduğunuz alanla mı alakalı?
Evet akademide Türk Folklor Kurumu’nu kurmuştuk. Bu folklor sadece halk oyunları değildi, araştırmaydı. Biz, rölöve (Bir yapının bütün boyutlarını ölçerek plan, kesit ve görünüşünü yeniden çıkarma) çıkarırdık köylerde. Tekstilciler de el eserleri, sandıktan çıkma yazmalar, kilimler, cicimlerle uğraşırdı. Benim de Anadolu kadın başlıkları üzerine bir araştırmam oldu. Bu araştırmamı resme döktüm. Resme dökünce çok ilgi gördü. Yani ben o işe ağırlık verdim. Güzel sanatlar akademisinde folklorla uğraştığım için, folklor tekstil bölümüydü, bu başlıkları, Anadolu Türk kilimlerini, yazmaları, çatmaları ve motiflerini çok inceledim. Dolayısıyla mecramı o konuya doğru çevirdim. Geçen sene aşağı yukarı 60 tane başlık resminin tamamını sattık yerli ve yabancıya. Anadolu kadın başlıkları konusunu, bize özel bu detayı ben buldum ve çıkardım. Kimse kusura bakmasın, bu konuda tevazu göstermiyorum. Çok da ilgi gördü, ‘Ya böyle bir şey vardı. Biz niye farkında değiliz’ gibi şeyler söylendi. Sen göstermeden, sen onu ortaya çıkarmadan kimse farkında değildir bazı güzelliklerin.
| |
|
Hocam sergilerinizden ve yoğunlaştığınız çalışmalarınızdan başladık. Ben hemen resme olan ilginizin nereden kaynaklandığını sormak istiyorum. Ailenizde resim sanatıyla ilgilenen başkaları var mı? Onların etkisi oldu mu bu alana yönelmenizde? Ya da okuduğunuzu resme dökmek neden?
Vallahi klasik bir cevap vardır ya, şarkıcılara sorarlar da, ben doğarken sesim ağlarken güzel çıkmış derler. Bende de çocukluğumdan beri böyle bir yazma çizme derdindeymişim. Yazı yazmayı öğrenmeden daha çiziyormuşum. Siyah bir duvar vardı bizim mahallede. Orada tebeşirle duvara resimler yapıyordum. Birisi keşfetmiş beni ve babama söylemiş, babam öğretmendi benim, ‘Yaa senin oğlan bir şeyler çiziyor duvarlara, biraz üstüne düş’ demişler. Nereden dolayı geldi bilmiyorum. Ailede ressam falan yok. Yalnız babam bandocuymuş askeriyede, bir müzik tarafı vardı babamın. Üflemeli sazlardan çalarmış, sonra öğretmenlik yapmaya başlamış. Bendeki resim tutkusu da oradan kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum. Ben çok küçük yaşlarda kafama koymuştum ressamlığı. Hatta babama söyledim. O zaman orta sondan itibaren alırdı akademi. “Liseyi oku, ondan sonra” deyince liseden sonra yine taktım kafaya. Babam tabi o tarihlerde ‘Ya oğlum ressam olup aç mı kalacaksın?’ diyordu, öyle bir söylem vardı Türkiye’de ve öyleydi de hakikaten. (Gülüşmeler) ‘Boşver oğlum gel bak ağabeyin ziraatçı oldu, ablan siyasalı bitirdi, sen de gir hukuk oku.’ derdi babam. Şimdi ÖSS dedikleri imtihanda ben boş kağıdı verdim çıktım. Hiçbir şey yapmadan? Hiçbir şey yapmadım, sıfır yani. İstemedim çünkü aklım resimdeydi. Bir yeri kazansam gitmek zorunda kalacaktım. Ondan sonra kurstu, şuydu buydu derken girdim sınavlarına ve Güzel Sanatlar Akademisini kazandım. Şimdi Mimar Sinan Üniversitesi oldu orası.
| |
|
Peki resimden devam edelim. Tuvallerinizde Anadolu motiflerinin ve kadın başlıklarının yanı sıra İstanbul'dan, doğadan, kırlardan, deniz kenarlarından görüntüler de var. Eee malum Kartal’da deniz kıyısında bir ilçe. Kartal’da, Kartal’a dair simgeleri taşıyan bir resme imza attınız mı? Tuvalinize aktardığınız bir Kartal manzarası var mı?
Olmaz mı, çoookkk. Hem de çok. Eskiden Kartal şehir hattı vapurları vardı, şimdiki arabalı vapurların yanaştığı yer mendirekti, balıkçılar vardı oralarda. Oraya dair epeyce bir resmim vardı. Oradaki balıkçılar, tekneler,… Kartal’ın o bölümüyle ilgili resimlerim vardı. Vardı mı? Hocam yapmayın endişeleniyorum. Artık yok mu? Bir tanesi bile mi yok? Yoksa da, bulamaz mıyız acaba? Onları… O seneler, oranın o haliyle yaptığım resimlerim… Şimdi oralar dolduruldu biliyorsunuz. Çok eski benim o resimlerim, bulamayız. Bulamayız çünkü o zamanlar sergilerde satıldı, gitti hepsi… Ama altında hem Kartal Balık İskelesi hem de Remzi İren diye yazar. Bulabilir miyiz dersiniz? Bulsak aslında ne güzel olur değil mi?...
Peki şimdilerde var mı Kartal’da ilginizi çeken mekanlar; manzarasıyla, motifleriyle… Mesela Yakacık, Aydos ya da Dragos tepesi, oralardan baktınız mı hiç Kartal’a?
Mutlaka, inanılmaz güzel manzarası var Kartal’ın. Ama ben daha çok figür ağırlıklı çalıştığım için fazla manzara yapmadığım için... Mesela Dragos’tan Kartal’a doğru olan kıyı şeridi çok güzel, çok artistik… Kartal’da güzel manzaralar var da…Ben daha çok tekne, insan, figür çalışıyorum. Daha çok detay ilgimi çekiyor. Yöresel bir mekan, köy kadınları, tarlada sürüsüyle gezen kadınlar... O yüzden benim için yurdun her tarafı Kartal, yurdun her tarafı Kartal’ın olağanüstü manzarası. (Karşılıklı gülüyoruz)
Peki Hocam benim de her zaman merak ettiğim bir konu olmuştur resimle ilgili. Bu konu ressamlar arasında da tartışılagelmiştir. Olduğu gibi mi yansıtılmalı doğa? Yoksa hissedildiği gibi mi? Yani güneş her zaman sapsarı ve çimler hep yeşil mi olmalıdır? Mor bir çim veya ağaç, kırmızı ya da mavi bir güneş olamaz mı? Var olan şeyi mi yapmak lazım resimde, yoksa hayalimi yansıtmak lazım?
İşte bu resmin temeli. Resim denilen sanatın temeli. Çok güzel bir soru. Resim sanatının ana damar sorularından birisidir bu soru. Zaten resim sanatı, sizin dediğiniz bu soruya uygun olmazsa sanatlığından çıkar. Tamamen tabiatın taklitçisi olarak; çim yeşilse yeşil, ağaç kahverengiyse kahverengi, işte gök ve deniz mavi… Siz ne yapıyorsunuz? O zaman fotoğrafını da çeker, büyütür, asarım… Ama resimde bir insan var. Gerçi fotoğrafı çeken objektifin de arkasında bir insan var ama yine orada mekanik bir olay ağır basıyor. Ama resimde siz özgürsünüz. Bizim Türk empresyonistlerinde çok var, tamamen mor renkle ya da turuncuyla resim yapanlar. Başka hiçbir renk kullanmıyorlar. Nazmi Ziya’lar, Sami Yetik’ler… Ağaçlar mor, gölgeler mor, ahşap mor… Resmin içinde ne varsa hep aynı renk sadece ışıklı taraflar da turuncu falan. Böyle çalışıyorlar, böyle çalışmayı tercih ediyorlar. Bu tamamen kendi süzgecinden geçirdiğine, kendi yorumuna bağlı. Bir kural yok. Kural olursa fotoğraf olur, kopya olur. Yaratıcılığı da engeller bu durum, değil mi? Tabi ki. Yaratıcılık olmaz. O zaman siz agrandismanlık yapıyorsunuz doğaya. Doğanın aynısını çekip alıyorsunuz, aynısını yapıyorsunuz ve hiçbir yorum yok. O zaman sanat da olmuyor işte. Bir manzaranın önüne dört, beş tane ressam koyduğunuzda hepsi başka bir şekilde çıkarır resmini, hepsi kendine göre yorumlar çünkü. Müzikte de notalar aynıdır ama herkes başka söyler. Niye? Yorum katar çünkü. İşte bu yapılan da sanattır. İşte müzikte de özellikle son zamanlarda tartışıldı. Notadan çıkılmalı mı çıkılmamalı mı, yorum katılmalı mı katılmamalı mı diye? Kesinlikle katılmalı. Yorum katılmazsa sanat olmaz ki, resim için de geçerli bu.
| |
|
Hocam bir de her meslekte olduğu gibi resim alanında da tartışılan bir konu daha var; ressam olmak için akademik anlamda eğitim almak şart mı? Bunu şu nedenle soruyorum; Kartal’da Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı yaklaşık on iki tane İSMEK ve bunların yanı sıra Kartal Belediyesinin hizmete soktuğu Yaşam Kalitesini Yükseltme Merkezlerindeki kapasite geliştirme kursları var. Bu kurslar resim alanına ilgi duyan gençler için ilk adım olamaz mı?
Tabi ki olabilir, muhakkak olacaktır da, neden olmasın? Bakın akademi demek, bana göre tabi, herkesin bildiğini, araştırdığını ortaya koyup, ondan sonra ortaya koyulanlardan herkesin işine yarayanı aldığı ortamdır. Yani; usta çırak olayı değildir akademi. Ben sana bunu öğretiyorum, sen de bunu yapacaksın değildir. Hoca da araştıracak, sen de araştıracaksın ondan sonra araştırılanlar sunulacak ve herkes o alana yönelik eksiklerini tamamlayacak. Akademi ve akademik çalışma budur zaten. Olayın başı araştırma, çalışma ve bulma. Yaratıcılık için de bunlar gerekli; araştırma, bulma, üzerinde çalışma. Kimseye gökten inmiyor bir şeyler. Onun için illaki güzel sanatlar akademisine başvuracaksın, 10 bin kişinin müracaat ettiği yerde seçileceksin, akademi okuyacaksın gibi bir şart yok. Bu tarz kurslara katılanlar, yeteneği varsa, resmin temellerini de öğrendikten sonra araştırarak ve çalışarak yeteneğini geliştirebilir. Kartal Belediyesinin de sosyal belediyecilik anlamında bu tarz çalışmalar yapması çok sevindirici ve sanat adına atılmış önemli bir adım. Benim sanat adına, resim adına yapılmış her şeye büyük saygım var. Çünkü biz de sanat çalışmaları biraz cılız biliyorsunuz. Kartal Belediyesinin bu gayretleri ve faaliyetleri çok güzel. Ben de her zaman içinde olmak isterim, gerek jüri olarak gerekse katılımcı olarak. Büyük bir memnuniyetle katılırım. Çok daha fazlalaşmasını istiyorum.
Hocam yetenek dediniz de, farklı bir alana yönelik okuduğum bir yazı da şöyle bir yaklaşım vardı: “Yetenek yoksa, ne kadar öğretirseniz öğretin ya da anlatın karşınızdakinden bir şey alamazsınız. Yeteneği olmayanla işim yok.” Resim için düşünürsek, siz de böyle mi düşünüyorsunuz?
Biraz esneklik payı var elbette. Bazıları der ki; onda sekiz çalışmak, onda iki yetenek. Şunu kabul etmek gerekir; bazı insanların doğuştan yani genlerinde bir şeyler var. Kimisinde fen matematiğe karşı, kimisinde bilime karşı, kimisinde spora kimisinde ise sanata karşı gelişmiş genler mevcut. Eğer insanın geninde sanata karşı yetenek yoksa, istediğiniz kadar uğraşın bence de olmuyor. Spora karşı yeteneği olmayan adama ne kadar yüksek atlama yaptırabilirsin? Kulağı olmayan birine istediğin kadar nota anlat, dünyanın en iyi piyano hocasını tut, yok, yok, yine yok. Bu nedenle yetenek olmadan, özellikle sanat alanında, olmaz gibi geliyor bana da.
Hocam peki resim yapmanın saati var mıdır? Hani derler ya yaratıcılık gece gelir, gündüz vakti olmaz. Ortalık sessizleşince bir anda gelir diye. Resim sanatı için böyle bir şey var mı?
Yok. O dediğiniz şiirde oluyor. Bir anda geliyor ‘Durun! Bir şey geldi aklıma.’ diyorlar. Resimde öyle değil. Resmin bir bölümü de işçilik çünkü. Kompozisyonun kurulması, çizilmesi, tasarlanması tamam ama ondan sonra da işçilik başlıyor resimde. O işçiliğinizin de güzel olması gerekiyor. İşçilik kötüyse istediğiniz kadar güzel şeyler kurun, yansıtamıyorsanız bir anlamı yok. Size ben dünyanın en güzel kumaşını versem, iyi bir dikiş yapamadıktan sonra ne anlamı kaldı? Yani işçiliğiniz de iyi olacak resim sanatında. O yüzden ‘Aman benim eşref saatim geldi, oturayım tuvalimin başına’ gibi bir durum yok resimde. Benim ne yapacağım bellidir çünkü. Sabahın köründe başlıyorum ben, işim bu çünkü. Benim için bir oyun resim. Kahvesi, gezmesi, alkolü, oyun alışkanlığı olmayan, yazlıkta bile sıkılan bir adamım ben. Bu da iyi mi kötü mü bilmiyorum. Evimin o küçücük odasından ibaret atölyem, benim oyun yerim. Resim bir oyundur zaten. Onun için uykunun dışında her an bu işle uğraşıyorum, hani sahnenin tozunu yutan bir daha inmez derler ya, onun gibi.
Hocam röportajımızın sonuna yaklaşırken madem konu atölyenize geldi merak ettim, daha önce neredeydi atölyeniz?
Karşı dairem atölyemdi aslında uzun bir süredir, 15 senedir oradaydım. Daha sonra Suadiye’de bir yer tutmuştum sonra orayı da kapattım, kirası dünyanın parası tutuyordu. Bir de geleni gideni çoktu Suadiye’deki atölyemin. Eve kimse gelmiyor, çalışma sırasında rahatsız eden kimse olmuyor. Ama orada öyle değildi. Gören, ilgi duyan herkes geliyordu. Tamam çok güzel sohbet, muhabbet ama bu sefer de iş çıkmıyordu, boyaları sıkıyordum bir şey yapmadan eve geliyordum. Bu işin makinesi biziz, biz çalışmadığımız zaman makine duruyor. Resim için sakin bir yer şart, şöyle hafif bir müzik, sakin ve serin bir yer, ondan sonra da zaman. Hocam yavaş yavaş çıkıyor resim için gereken mekan detayları; hafif bir müzik, sakin bir yer… demek ki varmış bazı ince detayları… Doğru, o zaman bir de şunu ekleyeyim sakin bir kafa…(Gülüşmeler)
Röportajımızı tamamlarken resim sanatına gönül vermiş, genç yaşlı tüm Kartallılara tavsiyelerinizi öğrenmek isterim. Resim sanatını geliştirmek adına neler yapılabilir?
Benim en büyük derdim şu; ilkokullarda, -ki ilk eğitim çok önemli her konuda iyi bir nesil için- beden, müzik ve resim derslerinin boş geçmesi. İlkokul öğretmenleri Anadolu Liselerine çocuk yetiştirmek için yarışa girmişler. Bunun derdindeler ve bu yüzden ilkokullarda resim, müzik ve beden dersi yapılmaz duruma geldi. Birinci Dünya Harbinden sonra Avrupa’da bu üç şeye çok önem verildi aslında. Herkese yaşlı, genç spor yaptırılırdı. Resim veya müzik kursları, halk evleri… Bunlar yaşamın ruhudur, lezzetidir. Bunlar yaptırılmadığı için de müzikten anlamayan bir toplum haline dönüşüyoruz, piyasadaki müziği görüyorsunuz, kötü kötü kasetler müzik diye çıkıyor. Resme zaten pek ilgi yok, ancak demin bahsettiğimiz kurslar atılmış önemli adımlar. Spora hiçbirimiz önem vermiyoruz, ondan sonra kimimizde kolesterol, kimimizde tansiyon, kemik erimesi… Spor yapmıyoruz ki. Bana göre bu üç alan bir toplum için çok önemli. Dünya matematik üzerine kurulu değil ki, yaşantı sadece matematik değil ki. Bütün insanlar müzisyen, ressam veya sporcu olsun demiyorum ama gençler iyi müzik dinlesin, hangi müzik iyi hangisi kötü seçebilsin, iyi bir konser değerlendirmesi yapabilsin istiyorum. İyi bir sergi nasıl olur, iyi bir resim nasıl olur onu öğrensin, en azından evine bile resim alırken iyi resim hangisi kötü resim hangisi onu bilir. Bakış açısı kazandırmak adına bunlar çok önemli.
Sanem ATAMAN
|