YIL: 3 SAYI: 27 / Ekim 2007                           

DUYURULAR


“Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

Hz. Mevlana bir beytinde kendisini pergele benzeterek diyor ki; ‘Benim bir ayağım sımsıkı İslam’ın üzerinde, sımsıkı İslam’a bağlı diğer ayağım da 72 milleti, insanlığı kucaklıyor.’ Zaten mahlukatı sevme ve kucaklama sadece Hz. Mevlana’da değil bütün Müslüman sufilerde var. Yaradandan ötürü yaradılanı sevmek. Böylelikle hepsi o tek adreste, Yaradan’da buluşuyorlar…

Ney dediğimiz şey bir kamış. Kamışlıkta bitiyor, usta gidip onu seçiyor ve söküyor. Böylece ney gurbete düşmüş oluyor. İnsan da bütün sufilere göre bu dünyada bir gurbet hayatı yaşamakta, onun asıl vatanı ruhlar alemi. Topraktan gelen ten ve göklerden gelen can, insan dediğimiz varlıkta birleşti. Tenimiz bu toprakta, dolayısıyla o kendi vatanında ama ruhumuz, sanki kafesteki bir kuş gibi…

Geride bıraktığımız Ramazan ayıyla birlikte hangi duygulardı zirvelerde yaşananlar? Paylaşmak, hoşgörü, toplumsal dayanışma,… belki de hepsi birden. Yaşanmışlıklar ve yaşanamayanlar nerde o eski Ramazanlar gem vurmasıyla geçti yine… Ancak Ramazan ayının geride kalması bir tarafa içinde bulunduğumuz yılı da unutmamak gerekir diye düşünüyoruz. Ramazan ayının hissettirdiklerini vurgulayan önemli değerlerimizden birine ithaf edildi bu yıl. O da hoşgörüyü, paylaşmayı, ders alınması gereken önemli ifadeleri dile getiriyordu en önemlisi dünya barışının altını çiziyordu, tıpkı UNESCO’nun mesajında olduğu gibi. İşte bu nedenlerden ve doğumunun 800. yıldönümü olması nedeniyle UNESCO tarafından 2007 yılı Hz. Mevlana yılı olarak ilan edildi.

 

Biz de her sayımızda olduğu gibi yerel gündemin yanı sıra ulusal gündemin de nabzını biraz olsun tutabilmek için bu sayımızda orta sayfamızı Hz. Mevlana’ya ve O’nun anlatmak, iletmek istediklerine ayıralım dedik ve bunun için de Fatih Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nin yolunu tuttuk. Çünkü Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cihan Okuyucu yıllarını, Hz. Mevlana’yı anlamaya ve O’nun anlatmak, iletmek istediklerini duyurmaya vermişti. Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk memuriyetini Süleymaniye Kütüphanesi’nde yapan Okuyucu, o yıllarda yaptığı doktorası sırasında tanışmıştı Hz. Mevlana’yla ya da daha doğru ifadeyle zaten hayatında hep var olduğunu dile getirdiği Mevlana’ya elini verip kolunu kaptırmıştı kendi ifadesiyle… “Çünkü O’nu tanıyınca ilgi sadece meslekle sınırlı kalamazdı”

Sanem ATAMAN

Değerli Hocam 2007 yılının Mevlana Yılı ilan edilmesine ve bu alanda yaptığınız çalışmalara geçmeden önce okuyucularımızın sizi daha yakından tanıyabilmesi adına bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1959 yılında Adapazarı Hendek İlçesinde dünyaya geldim. Teferruat sayılmazsa atalarım yani dedem Kafkasya muhacirlerinden. Ben de gelen o muhacirlerin üçüncü kuşağı olarak Adapazarı Hendek’te yetiştim. Üniversite tahsilimi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1976-1980 yılları arasında yaptım. Mezuniyetten sonra ilk memuriyetim Süleymaniye Kütüphanesi oldu. Orada kütüphaneci, el yazması uzmanı olarak 1986 yılına kadar çalıştım. Kültür Bakanlığı’nın TÜYATOK kısaltmasıyla bilinen Türkiye El Yazmaları Toplu Katalogu adında bir katalog serisi vardı, el yazmaları ile ilgili bir seri. Ben de bu katalogun hazırlanmasında görev aldım. Türkiye’de hemen hemen her ilde el yazmalarımız var. Bunlar değişik vilayetlerde, il kütüphanelerinde muhafaza ediliyor. Bu el yazmaları Osmanlı Dönemi’nde elle yazılmış olan eserler. Bunların çoğu kayıt altına alınmadan, Allah’a emanet şekilde saklanıyor. İşte Kültür Bakanlığı 1979 yılında TÜYATOK diye bahsettiğimiz bir katalog merkezi kurdu, amaçları Anadolu’nun farklı yerlerine dağılmış olan bu eserleri toplamaktı. Şimdiye kadar yaklaşık 20 cilt kadar el yazması katalogu hazırlandı.

Peki el yazmaları ile başlayan meslek hayatınız, memuriyetiniz derken Hz. Mevlana’ya yönelik çalışmalarınız nasıl başladı, sizi Hz. Mevlana’ya yönlendiren neydi?
El yazmaları ile meşgul olduğum 1980-86 yıllarında doktoramı da yaptım Edebiyat Fakültesi’nde. Eski Edebiyat alanı doktora çalışmamdı. Hz. Mevlana’yı da kapsayan bir dönemi ifade ediyor bu alan, 13 ile19. asır. Mevlana’ya ilgim önce mesleki olarak başladı yani. Ama Mevlana’yı tanıyınca o ilgi sadece meslekle sınırlı kalmadı. O’na elinizi verince kolunuzu da kaptırıyorsunuz çünkü. Belki, okuyucularımızdan ilgili olanlar hatırlayacaktır, Beyazıt’ta Beyaz Saray diye, kitapçıların toplu olarak bulunduğu kitap çarşısı vardı. Orada bulunan Doğulu bir kitapçı, bir arkadaşımla bana Farsça dersi vermeyi başladı. Önce Şehzade’nin ‘Bostan ve Gülistan’ isimli Farsça kitaplarını okuduk sonra sıra Mevlana’ya, Mesnevi’ye geldi. Bu kitapçının adı, Hasan Hoca’ydı. Doğuluydu ve kendisi de aslında Farsça’yı, Doğu’da medrese tabir edilen mahalli mekteplerde öğrenmişti. Hasan Hoca ilkokul mezunu bile değildi, diksiyonu da son derece bozuktu, şiveli konuşurdu ve biraz Arapça’sı daha çok Farsça’sı vardı. Farsça’sı da biraz Kürt ağzıyla… İzin verirseniz tam bu noktada sizinle küçük bir hatıramızı paylaşmak isterim: Bir sabah derse gittiğimde baktım Hasan Hoca’nın yüzü güller açıyor, çok neşeli. ‘Hayırdır Hocam? Nedir sizi bu kadar çok sevindiren? dedim, o da anlatmaya başladı… ‘Gece bir rüya gördüm. Rüyamda büyük bir sofradaydım. Sofranın başında Hz. Mevlana vardı. Sağında Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled, solunda Halifesi Selahattin Zergup, Hüsamettin Çelebi… bütün ileri gelenler oturuyordu. Ben de kapı tarafında oturuyorum, mahcubiyetten süklüm püklüm bir şekilde. Bir onlara bakıyordum bir kendime; Allah’ım benim gibi bir insanın bu sofrada ne işi var diyordum. Masanın ortasındaki büyük tabakta elma, armut, portakal gibi şeyler var. Hz. Mevlana elini uzattı, bir portakal aldı ve bana uzattı. Benimle Hz. Mevlana’nın arası en az beş metre. Mevlana’nın kolu bana kadar uzadı ve portakalı bana ikram etti.’ Rüya tabirine göre portakal vermek, icazet vermek anlamına geliyor. Rüyada Hz. Mevlana’nın Hasan Hoca’ya portakal uzatması Hüsamettin Çelebi’yi rahatsız ediyor ve ‘Sultanım, siz nasıl oluyor da bu cahil kişiye icazet verebilirsiniz? Bu adam Farsça okutuyorum diye, Mesnevi okutuyorum diye Kürtçe okutuyor. Ne biliyor ki ne okutacak?’ diyor. Hz. Mevlana da bunun üzerine diyor ki; ‘El hak doğrusun Farsça’sında pek hayır yok fakat o, öğretemese de sevdirir.’ Rüya gerçeğe tam olarak uyuyor. Hasan Hoca bize öğrettiğinden çok, sevdirdi aslında.
 
Hocam Mesnevi okumak biraz altyapı, bir şeylere merak duyma, anlama isteği duymayla alakalı olsa gerek diye düşünüyorum. Her okuyanın anlayabileceği bir eser değil, belki de anlamak isteyene bir şeyler verebilecek bir eser… Mesnevi okumanın anahtarları, Mesnevi’ye giden yolda atılması gereken adımlar nelerdir?
Haklısınız. Hani bir laf var; kitap, o kitabı okuyan sayısınca mesaj verir. Aynı kitabı on kişi okursa, herkes kendi kültürüne, anlayışına, kapasitesine göre bir şeyler alır değil mi? Şimdi Mesnevi’ye giden yolda okuyucunun önünde iki handikap var. Birincisi, eserin orijinalinin Farsça olması. Zaten Mesnevihanlık kurumu da bu zaruretten doğmuş. Herkes Farsça bilmiyor çünkü. Bilenler orijinalini okuyorlar sonra onu Türkçe olarak açıklıyorlar, dinleyicilerine aktarıyorlar. Mesnevi’nin çok sayıda tercümesi ve şerhi var. Peki neden? Bir kere Hz. Mevlana emsalsiz bir şair. Şiirin de kuralı, yoğun söyleyiş. Yani bir kitabı bir beyte sığdırmak, çok düşünceyi az sözle ifade etmek. Kur’an-ı Kerim’in ana özelliği icaz derler. İcaz bu demek, çok şeyi sınırlı kelimeye sığdırmak. İşte İslam şairleri de kendilerine model kitap olarak Kuran-ı Kerim’i alıyorlar. Gerek Mevlana’nın gerek dergah tarzı büyük şairlerin eserlerinde anlamı kapalı tutan hususlardan biri bu, yoğun söyleyiş. Ancak bu kapalı anlamları açmak için öncelikle şerhler daha sonra da tercümeler var. Mevlana bir beytinde diyor ki; ‘O neyi dinle, bak ney sana neler anlatıyor. Ayrılıkları şikayet ediyor, hikayesini anlatıyor.’ Bu beyit için herhangi bir şerhe baktığınızda bazen üç, beş sayfa açıkladıklarını görürüz. Bunları öğrenmek için o şerhler önümüzde bir imkan olarak duruyor.

Hocam neyin hikayesine geleceğim ama yeri gelmişken, okuyucularımıza da yol göstermesi maksadıyla bu tercümelere ve şerhlere örnek verebilir misiniz?
Şimdi Osmanlı döneminde yapılmış çok büyük tercümeler ve şerhler var. Onları bir tarafa bırakarak Cumhuriyet dönemine gelirsek, ilk tercüme 1940 yıllarında soy olarak da Mevlana soyundan gelen bir zat’a ait, Veled Çelebi, Veled Çelebi Yarıbudak. Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkan altı cilt halinde Mesnevi tercümesi. Ondan sonra Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mesnevi tercümesi var. Gölpınarlı’nın da birkaç yerden çıktı tercümesi ama en yaygını Kültür Bakanlığı’ndan çıkmış olan tercümesi. 1950’lerde bazı camilerde Mesnevi okutmaları yapılırdı. Yaşayan eski mesnevihanlardan Tahir’ül Mevlevi Süleymaniye Camii’nde birkaç yıl süren bir Mesnevi okutması yaptı. Daha sonra o okutmaları ve notları basıldı. Bugün bunlar artık tercüme değil şerh. Hemen hemen aynı tarihlerde yapılmış başka bir şerh daha var, Ahmet Avni Konuk’a ait. Bu arada birini atladım sanırım. Üç sene önce vefat eden Şefik Can son büyük Mesnevihanlardan biriydi. Onun da Mesnevi tercümesi Ötüken Yayınları’ndan üç cilt halinde çıktı. Özellikle bu tercüme hem tercüme edenin yetkinliği bakımından hem de usul bakımından tercih edilebilecek bir özelliğe sahip.

 

Ve tabi ki ney… Hz. Mevlana’nın ‘Dinle neyden…’ diye başladığı beytinden örnek verdiniz. Neden ney? Neden başka bir enstrüman değil de ney?
Yorumcular ‘Neden ney?’ olduğu ile ilgili epeyce yorumlar yapmışlar. Birincisi bütün müzik aletleri arasında insan sesine en yakın ses neyin sesiymiş. Neyin sesi, inleyen bir insanın inleme sesi gibi. Ama bu yakıştırmalar dışında söylenen şey daha çok fonksiyon ve macera anlamında. Mevlana diyor ki; bu inleyen neyi dinle çünkü o aslında sana senin hayat hikayeni, maceranı anlatıyor. Bu noktada neyin macerasını kasıca bir hatırlamak, hatırlatmak gerekir. Ney dediğimiz şey bir kamış. Kamışlıkta bitiyor, usta gidip kamışlıktan onu seçiyor ve söküyor. Böylece ney gurbete düşmüş oluyor. İnsan da bütün sufilere göre bu dünyada bir gurbet hayatı yaşamakta, onun asıl vatanı ruhlar alemi. Topraktan gelen ten ve göklerden gelen can insan dediğimiz varlıkta birleşti. Tenimiz bu toprakta, dolayısıyla o kendi vatanında ama ruhumuz, sanki kafesteki kuş gibi çünkü o yücelerden geldi ve bu ten kafesine girdi. Dolayısıyla nasıl kamış gurbete düşüyorsa, insan da ruh itibariyle dünya gurbetinde. Kamış ham haliyle hiçbir işe yaramıyor. Üfleseniz ondan ses seda gelmez. Perde yok, delikleri yok. Belli bir uzunluktaki kamış yedi boğuma denk gelir ve öyle kesilir. Ondan sonra ateşe tutulur ve içindeki o bütün fazlalıklar yakılır böylece kamış boşalır. Daha sonra demir bir alet ateşte kızartılır ve neye bastırılarak o yedi perde açılır. Böyle bir ateş imtihanından geçer kamış ve yanmış olur. Artık üflediğinizde daha önce ses soluk çıkmayan o adi, kabiliyetsiz kamıştan büyüleyici nağmeler, sadalar gelir. Yani kamış iken artık ney olmuştur. Kamış artık o soluğa elverişli hale gelmiştir, soluğu musikiye ve nağmeye çevirebilmiştir. İnsan da Mevlana’ya göre dünyaya geldiğinde aslında bir kamış gibi, henüz mükemmel bir insan değil, insan adayıdır. Kamışı kendi haline bırakırsak kamış kalır değil mi? Ama bütün bu işlemleri yaparsak mükemmel bir enstrüman haline gelir. İnsan da hem kendi gayretiyle hem bir ustanın marifetiyle birleşir, çeşitli tecrübelerden geçip olgunlaşırsa ney haline gelir. Neyin içi ateşle yakılıyordu, insanın içi de ateşle yakılır. Ama bu ateş aşk, sevgi, muhabbet ateşidir. Mevlana diyor ki; en tesirli terbiye aklın terbiyesi değil, gönlün terbiyesidir. Aşk bir ateş gibi insanı yakar ve içindeki bütün pislikleri, nefsani kirleri yakar götürür, boşaltır. Peki insan kendisinden boşalınca ne ile dolar? Nefsani benden kurtulup ilahi benle, ilahi solukla dolar. Neyde bir soluk var, insanda da ilahi bir soluk var. Mevlana’ya göre insanın bu dünya gurbetindeki amacı ve imtihanı budur. Kamış olarak gelmiştir bakalım ney olabilecek midir?

Hocam peki UNESCO tarafından neden bu yıl tercih edildi? Sadece 800. doğum yıldönümü olması mı etkili bunda yoksa başka bir sebebi de var mı?
Bu yıl olmasının sebebi Mevlana’nın doğumunun 800. yıldönümü olması. Ama genel anlamda bu yılın Mevlana yılı seçilmesinin sebebi; Mevlana’nın mesajıyla UNESCO’nun evrensel barış konusundaki mesajlarının örtüşmesi. Hz. Mevlana bir beytinde dünyaya niçin geldik sorusunun cevabını veriyor ve diyor ki; ‘Biz buraya vasl için geldik, fasl için gelmedik.’ Vasıl; kavuşturmak, birleştirmek, küsleri barıştırmak, buluşturmak anlamına geliyor. Mevlana bu dünyaya insanları birbirine sevdirmek, insanı bizzat kendi kendine sevdirmek, insanı Allah’a sevdirmek yani sevmek, sevdirmek, buluşturmak, insanları kardeş kılmak için geldik, fasl için gelmedik diyor. Fasıl bunun tam tersi, ayırmak, parçalamak, bölmek gibi anlamlara geliyor. Bu beyit de UNESCO’nun mesajına tam olarak uyuyor. Şimdi günümüzde bu buluşmanın nasıl olacağı ile ilgili bazı kaygılar, söylemler var. Bazı çevrelerde Mevlana dinler üstü, İslam üstü, bütün dinlerin ötesinde din sahibi bir insan gibi söyleniyor. Acaba böyle bir birleştirme mi var diye? Mevlana’nın buna da bir cevabı var. Bir beytinde kendisini pergele benzeterek diyor ki; benim bir ayağım sımsıkı dinin üzerinde, İslam’ın üzerinde, benim bir ayağım sımsıkı İslam’a bağlı diğer ayağım da 72 milleti, insanlığı kucaklıyor. Yani, dinler üstü bir kucaklama. Mahlukatı sevme sadece Mevlana’da değil, Yunus’ta, Hacı Bayram’da, Hacı Bektaş’da…  yani bütün Müslüman sufilerde var. Yaradandan ötürü yaradılanı sevmek. Böylelikle hepsi o tek adreste buluşuyorlar. O halde sen Müslümansın, Müslüman kalarak Allah’ı sevebilirsin, zaten Allah’ı sevmek senin vazifen. O’nu sevmek de, O’nun yarattığı her şeyi O’nun hatırına hoş görmektir, sevmektir.

Hocam bir de sema gösterileri var. Biraz da ona değinelim. Sema nedir? Sema gösterisi yapanların hem kıyafetleri özel hem de bir dönüş biçimi var. Özelliği ve anlamı nedir bu kıyafetlerin ve dönüşün?
Öncelikle şunu söyleyeyim. Hz. Mevlana sema etmiştir ama bu sema günümüzdeki gibi böyle bir form içinde olmamıştır. Heyecanı onu kendi etrafında dönmeye sevk etmiş ve O’nun cezbesine, heyecanına kapılanlar da onun etrafında dönmeye başlamıştır. Böylece tâbî bir sema olmuştur. Ancak sema Mevlana’dan önce de vardı. Bildiğimiz form halindeki sema gösterisi Mevlana’dan sonra zaman içerisinde şekillendi, belirlendi. 1460 yıllarına gelindiğinde Adil Çelebi son şeklini vermiştir. Bu Mevlana’nın vefatından epeyce bir zaman sonradır. Gelelim semazenlerin kıyafetlerine ve dönüş biçimlerine… İnsan kainatta var olan dönüş senfonisine kendi penceresinden, çapından katılıyor sema ile. Semazen meydana çıkarken üzerlerinde siyah bir cübbe var önce. Siyah bizim kültürümüzde masiva yani dünyevi şeyler demek. Bunu çıkarıp meydana öyle adım atıyorlar. Ben buraya çıkarken üzerimdeki masivayı soyundum öyle çıkıyorum diyor semazen. Sahnede üzerinde ne kalıyor? Beyaz bir tennure ve başında da uzun bir keçe külah. Bu keçe külah mezar taşı, beyaz tennure de kefen. İslam kültüründe çok kullanılan bir söz var; ‘Mutu kable ente mutu’ Ölmeden önce öl. Ne demek bu? Yani, nefsani anlamda öl. İçinden kini, garezi, nefreti, cimriliği, öfkeyi… çıkar, ölü gibi ol. Burada semazenin kıyafeti, ben daha hayattayken kefenimi giymiş, mezar taşını da başıma koymuşum anlamına geliyor. Semazen artık nefsaniye giden ben hesabından kurtulan kişi, bir enstrüman, bir aracı, bir alet olur. Bu alet gökten alır, yere verir. İlahi bir mesajı alır, indirgeyerek yere aktarır. Sağ el göğe dönük oradan alır, sol el yere dönük yere verir. İşte dönüş de bu anlamdadır. Semazen dönüyor; az evvel Mevlana’nın kendisini bir beytinde pergele benzettiğini pergel demiştim, pergel gibi dönüyor semazen de. Bir ayağı sabit, öbür ayağı hareketli ve dönüş kalp istikametinde. Kalp istikametinde olmasının nedeni de la teşbih, ikinci tavaf olarak nitelendirilen gönlümde Allah var ve gönlümü tavaf ediyorum.

Hocam son olarak geride bıraktığımız mübarek Ramazan ayında Kartal Belediyesi Kartal Meydanı’na kurduğu Ramazan Kültür Evi’yle binlerce insanı iftarlarda buluşturdu. Düzenlenen etkinliklerle eskiler biraz olsun yaşatılmaya çalışıldı. Belediyelerin bu tarz çalışmalarına nasıl bakıyorsunuz? Hz. Mevlana’nın bu anlamda oruçla ilgili dile getirdikleri ve gençlere gönül zenginliğinin kapılarını aralayacak tavsiyelerinizi almak isterim…

Ramazanın Osmanlı dönemindeki uygulamalarını kültürümüzden biliyoruz. Ramazan bir dinlenme ayı, Ramazan bir ibadet, bir anlama ve eğlence ayı… çok yönlü bir ay Ramazan. Çok şükür şimdi Ramazanlarımız yine çok yönlülüğe doğru gidiyor. Ancak burada dengeleri korumak lazım. İşi eğlenceye çok boğarsak diğer kanadını ihmal etmiş oluruz. Ama dengeleri gözeterek yapılan işler bence çok güzel, çok isabetli. Hayır tarafının yanı sıra eğlence tarafı da var. Bir de toplumsal kaynaşma tarafı var tabi. Yani binlerce insan bir araya geliyor ve sofra başına oturuyor. Bir halk olduğunu, bir dilden, bir dinden olduğunu yaşıyor, hissediyor. Bunlar çok güzel, takdir edilecek şeyler. Burada Hz. Mevlana’nın da oruçla ilgili söylediklerini aktarmak gerekli tabi. Yani ben kendim tavsiyede bulunmayayım da onunla ilgili bir iki şeyle sözlerimi tamamlayalım. Hz. Mevlana diyor ki; sen bir nefs kuyusuna düşmüşsün, bir beden kuyusuna düşmüşsün sana bir oruç ipi uzatalım. Ruhunu kurtarmak için tırman. O nefs kuyusundan tırman ki ruhun nefes alabilsin. Bazen ruh ağır basar, bazen beden. Diyor ki; dışarıda güneş var ama sen kalın duvarlar çekmişsin, ruhunu içeriye hapsetmişsin. Biraz aç da güneş vursun içeriye. Güneşin ışığından istifade etsin ruhun. İşte bu beden bir duvar, bir tente. Beden duvarını oruçla incelt. İncelsin ki, içeriye ışık girsin dışardan, esintiler ruhuna ulaşabilsin. Bu anlamda Ramazan ayı ve oruç bizim beden ile ruh arasındaki dengeyi sağlayabilmemiz için önemli bir fırsat.