1956 yılı ve Bingöl’ün o uzak diyarı.... 6 çocuklu bir ailenin çocuğu olan ve doğuda çocukların okula gitme sorunlarıyla karşılaştığı dönemde 6 kardeşiyle birlikte okula gitme şansını yakalayabilen çocuklardan biri... O zamanlar Bingöl Yenişehir İlköğretim Okulu’nun 354 numaralı öğrencisi… Şimdilerde öğrencilerine o numaralarla seslenen emekli bir öğretmen…
Öğretmenim canım benim
Kimi zaman ana kimi zaman baba yerine koyduğumuzdur onlar. Çocukluğumuzun, gençliğimizin ve belki de geleceğimizin görünmeyen kahramanlarıdır. Örnek almışızdır kimi zaman kimi zaman da fark etmeden incitmişizdir onları. Ama hep de ‘İleride beni anlayacaksınız.’ sözleriyle haklı çıkmışlardır. Öğretmenlerimiz… 24 Kasım’a özel gerçekleştirdiğimiz bu sohbet aracılığıyla tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü’nü en içten saygılarımızla kutlarız…
| |
|
|
1981 yılında Aziz Bey'in öğrencileriyle çektirmiş olduğu bir fotoğraf.
|
Kartal’ın Uğur Mumcu Mahallesi’ndeki evine konuk olduğumuz Aziz Hoca ile bir öğretmenin gözlerinden hayata bakabilmeyi umduk, tabi ki sizin de bakabilmenizi. O an öğretmenini ziyarete gelmiş bir öğrenciydik sanki ve art arda basıyorduk zile; “Hocam açın biz geldik!” diyordu içimizdeki ses heyecanla. Merdivenleri çıkıyoruz ve ardına kadar açık bir kapının eşiğinde duran, bizim için hazırlanmış iki çift terlikle karşılaşıyoruz. Sonra içeriden Aziz Bey’in sesini duyuyoruz; ‘İçeri buyurun lütfen, kusura bakmayın, telefonla konuşuyorum.’ Tam ayakkabılarımızı çıkaracakken kapıda beliriyor Aziz Öğretmen ve “Hoşgeldiniz” diyor gülümseyerek. Salonda ağırlıyor bizi Aziz Öğretmen, soluklanmaya ihtiyacımız olduğunu bilircesine... Derken hemen mutfağa geçiyor, çay demlemiş bizlere ve hemen ekliyor mahcup ifadesiyle mutfaktan çıkarak: “Kusura bakmayın bir şey hazırlayamadım çayın yanına. Eşim küçük oğlumu yuvaya bırakmaya gidince evde tek başıma kaldım. Artık bununla idare edeceksiniz.” Emektar bir öğretmenin bize çay ikram etmesiyle asıl biz mahcup oluyoruz. ‘Hocam lütfen oturun, zahmet etmeyin.” diyebiliyoruz sadece. Dışarının soğuğu ile birlikte kızaran yüzümüz, çayın sıcaklığı ile eski halini almaya başlıyor… ve biz yavaş yavaş hazırlık yaparken söyleşimiz için, Aziz Hoca da masanın başına geçiyor. Tam bu noktada, o öğretmenin öğrencileri oluyoruz ve başlıyoruz notlarımızı tutmaya…
354 Aziz Akbulut
1956 yılı ve Bingöl’ün o uzak diyarı.... Altı çocuklu bir aile… Ve o ailenin eğitim alan altı çocuğundan biri, üstelik doğuda çocukların okula gitme sorunlarıyla karşılaştığı bir dönemde… O zamanlar Bingöl Yenişehir İlköğretim Okulu’nun 354 numaralı öğrencisi… Şimdilerde öğrencilerine o numaralarla seslenen emekli bir öğretmen… Aziz Hoca. 6 kardeş. 4’ü erkek, 2’si kız. Hepsi de öğretmen. Bingöl’ün o zorlu koşullarında okuyarak ideallerine adım adım yaklaşan o altı kardeş umutla yeşeren gelecek oldular önce ve sonrasında geleceği yetiştiren eli öpülesi öğretmenler birer birer. Bunu başarabilen en önemli temsilcilerdendi belki de onlar. Ve onlardan biriydi Aziz Hoca.
| |
|
|
Aziz Bey'in Yalova'da sahne aldığı ilk program.
|
“Anadolu’nun küçük bir ilinde ilkokulu bitirememiş bir anne babanın çocuğuyum. Ailem büyük mücadele sonucunda beni, kardeşlerimi okuttu ve hepimiz de üniversite mezunuyuz.
Doğu’da küçük bir il de olsa aile, çocuklarıyla ilgilenir, onları önemserse o çocuklar başarılı olur; belki bu konuda o ailelere örnek oluyorum şu anda.” diyor sohbetin başlangıcında Aziz Hoca. Ve bunu ispatlarcasına ailesi tarafından destek gören bu altı kardeş; ekonomi, müzik, edebiyat, tarih, Almanca ve konservatuar alanlarında birer eğitmen oluyor zamanla. Öğretmenlik mesleğini bu kadar benimsemiş bir ailede Aziz Akbulut’un da hayatı boyunca eğitmenlik dışında herhangi bir mesleğin hayallerini kurmadığını şu cümlelerinden öğreniyoruz, “İletişimi, insanları seviyorum ve ben insanları olduğu gibi kabulleniyorum. Hep öğretmen olmayı istedim, çünkü seviyordum gençlerle iletişim kurmayı, başka bir meslek hiç geçmedi aklımdan.”
Ve ilk öğretmenlik yılları
İlkokuldan liseye kadar Bingöl’de okuyan Aziz Hoca, ardından 1976 yılında İstanbul’a gelerek İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde Almanca Öğretmenliği bölümünü okumaya başlar. “Neden Almanca Öğretmenliği?” diyoruz ve Aziz Hoca da şu cevabı veriyor; “Yabancı dilin geleceği olduğunu hep gördüm ve o zamanlar Almanya - Türkiye ekonomik ilişkileri güçlü bir durumdaydı. Bu lisanın önemini biliyordum ve son derece bilinçli bir karardı benim için.” Ardından devam ediyor: “1980 yılında ise artık resmen öğretmen olmuştum ve daha 20’li yaşlardaydım. İlk atandığım yer ise Yalova Endüstri Meslek Lisesiydi. Çok gençtim ve öğrencilerim neredeyse benimle yaşıttı. Ama heyecanlı olduğumu gizlemeliydim” diyerek gülüyor ve de ekliyor; “Ne yapabilirdim ki, ‘Bu çocuk bizimle yaşıt, hocamız mı olacak?’ diyorlardı. Ne kadar çabuk geçmiş yıllar, inanamıyorum, anlatıyorum ama sanki hiç yaşamamışım.”
Masada Aziz Bey’in eski resimleri duruyor ve bir elinde o zamanlardan kalan resim, diğer tarafta ise kaybolan zamanı geri getirme telaşı... Yalova’daki görevine 4 yıl kadar devam ettikten sonra İstanbul’a tayini çıkar Aziz Öğretmen’in ve Kadıköy Kız Meslek Lisesi’nde görev yapmaya başlar. 1984’den 94 yılına kadar burada hizmet veren Aziz Akbulut, 1994 yılından sonra Yakacık Endüstri Meslek Lisesi’ne tayin olur ve bir daha Kartal’dan kopamaz.
| |
|
|
Yıl 1964. Aziz Bey'in (solda) Bingöl Yenişehir ilköğretim Okulu'ndaki öğrencilik yılları.
|
“Benim için Kartal’ın ayrı bir yeri var”
“Kartal’a daha önce de uğrardım. Yalova’ya giderken Kartal’dan geçer, arkadaşlarımla birlikte deniz kenarına gelirdim. Çok iyi vakit geçirirdik burada. Ayrıca yüzmeye çok gelmişimdir sahil tarafına. 1976 yılında Kadıköy’de otururken oralardan Kartal’a, Havacılar Kampı’na, denize girmek için gelirdik ve çok da temizdi denizi. Kartal, herkesin uğrak yeriydi; evleri, denizi, kıyısı ve yeşiliyle tam bir tatil beldesi gibiydi.”sözleriyle anlatıyor bir zamanların Kartal’ını Aziz Bey. Bununla da sınırlı değil aslında Kartal’a olan ilgisi. İçerenköy’de otururken çocuklarının ikisi de Kartal Devlet Hastanesi’nde doğmuş Aziz Bey’in. İşte bu yüzden Kartal’ın onun için ayrı bir önemi olduğunu da dile getiriyor.
Söyleşimiz sırasında Aziz Bey bir anda telaşlanarak kalkıyor: “Ocağın altını kapatmadım, çaydanlık vardı, umarım yanmamıştır.” diyerek mutfağa yöneliyor ve biz de mutfakta neler olup bittiğini merak ederken Aziz Bey, elinde yeni demlenmiş iki bardak çayla dönüyor, neyse ki çaydanlık sağlam…
Sohbetimize devam ederken konuyu farklı bir yöne kaydırıyor ve şimdiki gençlik hakkında konuşuyoruz. “‘Eskiden daha çok saygı vardı, şimdiki gençlik saygısını yitirdi.’ görüşüne pek katılmıyorum. Gençlerin üzerine fazla gitmek ve sadece onlara yüklenmek yanlış olur; ortada ters giden bir şeyler varsa tedbir almayan kişileri de göz önünde bulundurmak gerekir.” diyerek konuyu derinleştiriyor Aziz Hoca ve bir anda mesleğinin ayrıntılarına iniyor, “Tabi ki mesleğimde zorluklarla karşılaştım, öğretmenlik hayatım boyunca kaygılarım ve sıkıntılarım oldu. Ama tüm bunlara rağmen, yolda giderken bir öğrencimin beni tanıyıp, yanıma gelmesi ve hal hatır sorması, gülümsemesi her şeyi unutturuyor bana.” Bu konuda çok şey söylemek ister gibiydi Aziz Öğretmen, anlıyorduk anlatırken yaşadığı heyecanından. “Mesleğime başlamadan önce hedeflediğim bir şey vardı. O da öğrencilerimle iletişimimi ne olursa olsun güçlü tutmaktı. Bu hedeften hiçbir zaman şaşmadım. Gençlerimiz geleceğimiz bizim ve onlarla anlaşabilmek beni çok mutlu ediyor.”
Konu, gençler ve öğrenciler derken Aziz Bey’in çocuklarına geliyor. “Çocuklarımı her zaman anlamaya ve onlarla iyi bir iletişim kurmaya çalıştım. Eğlencelerimden fedakarlık ettim, sosyal hayatımı çocuklarımla paylaştım, hep yanlarında olmaya gayret ettim. Çocuklara sahte bir saygı değil dürüst bir sevgi sunulmalı; bunu da disiplin sınırları içinde uzak durarak değil; akılla, bilgiyle, iyi niyetle, doğru iletişim kurarak yapmamız gerekiyor. Büyük oğlum Mehmet Umut Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyor ve onunla gurur duyuyorum. Özlem var ama doktor olacağını düşündükçe, olsun diyorum. Küçük oğlum Ahmet Utku ise henüz iki buçuk yaşında. Onunla da çok iyi vakit geçiriyoruz.” Akbulut ailesinin çocuklarına iki isim vermeleri dikkatimizi çekiyor, nedenini ise Aziz Bey şöyle ifade ediyor; “Büyüklerimize vefa borcumuzu az da olsa ödemek adına, onların değerlerini bildiğimizi ve isimlerinin her zaman yaşayacağını göstermek istedik.”
Gençlerden bu kadar söz etmişken Kartal’da gençlere yönelik yapılan sosyal faaliyetlere de değiniyor Aziz Hoca. “Kartal’da çocuklarımız, gençlerimiz için bir çok etkinlik var. Kartal Belediyesinin gerçekleştirdiği yaz okulu, sinema gösterimleri, konserler, yelken kulübü, masa tenisi gibi bir çok organizasyondan haberdarım ve geleceğimiz olan çocuklar için bunlar yararlı yatırımlar.” Bu kültür faaliyetlerinden bahsederken Aziz Bey’in de öğrencileri için yaptığı bir çok çalışma olduğunu öğreniyoruz. Öğretmenlik yaptığı okullarda, kurduğu korolarla bir çok çalışma gerçekleştirmiş Aziz Bey, hatta öğrencilerinin içinde konservatuarı kazananlar bile olmuş.
| |
|
|
Aziz Bey, hatıralarını bütün içtenliğiyle bizimle paylaştı.
|
Eğitim ile müziğin kesiştiği an…
Sohbetimiz sırasında salonun bir köşesinde duran ud gözümüze ilişiyor. Aziz Hoca’nın sanatçı kişiliğiyle de işte bu ipucu sayesinde tanışıyoruz. Sanata olan ilgisinin hiçbir zaman eksilmediğini belirten Aziz Öğretmen’in bir de müzik geçmişini dinliyoruz. “Müziğe olan ilgimiz, anne ve babalarımızın ninniler eşliğinde bizleri büyütmesiyle başladı belki de. Diğer kardeşlerim de müziğe sevdalı. Onlarla biraraya gelir şarkılar söylerdik, şimdi ise İstanbul’un yaşam şartlarından dolayı herkes koşturmaca içinde ve buyüzden fazla göremiyoruz birbirimizi.”
Uzun yıllar başarılı bestekar ve sanatçılarla çalışma imkanı bulmuş Aziz Hoca. “Hiçbir Şeyde Gözüm Yok” eserinin bestekarı olan Fethi Karamahmudoğlu, “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın”, “Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim” parçalarının sahibi Amir Ateş ve diğer önemli bestekarlardan Tuğran Topar ile eşi Mülkiye Topar, Gündoğdu Duran, Semahat Özdenses bu önemli isimlerin başında geliyor. Pek çok yerde sahne aldığını da öğrendiğimiz Aziz Hoca hemen ekliyor; “Kartal’da bir düğün salonunda, adını hatırlayamıyorum şu anda, bir öğrencimin düğünü için sahneye çıkmıştım, benim için çok farklı bir duyguydu.” Sohbetimizin sonuna yaklaşırken Aziz Hoca eline aldığı uduyla kısa bir müzik ziyafeti vererek kulaklarımızın pasını da siliyor.
“Okumak isteyen çocuklarımızın, gençlerimizin ellerinden tutup, elimizden gelen desteği vererek arkalarında sağlam bir duvar gibi durmalıyız. Gençlerimize destek verilirse daha sağlam bir yaşam alanı elde edilecektir.” diyen Aziz Öğretmen geleceğimiz olan gençlerden her zaman umutlu olduğunun da altını çiziyor ve son olarak öğretmen adaylarına sesleniyor;
“Öğretmenlik gerçekten zor, emeklerin en katmerlisinin harcandığı, karşılık beklenmeden, yürekten hissedilerek yapılabilecek kutsal bir meslek. Öğretmen adayları içinde şunu söyleyebilirim ki, iyimser olsunlar ve olumsuz koşulları iyiye dönüştürmeyi bilsinler. Her şeyden önce eğitimciliğin gerçekten kutsal bir meslek olduğuna inansınlar. Unutmayın ki, yarın bu meslekten emekli olduğunuzda bir öğrencinin gelip size ‘Hocam beni hatırladınız mı?’ demesi size dünyaları hediye edecek.”
Didem KOCA – İlkay GÖRÜR
|