YIL: 2 SAYI: 17 ARALIK 2006

DUYURULAR


Denizi olmayan kent (2)






Fatih Poyraz
Fatih Poyraz

Taşkent Havaalanı’na indiğimizde gecenin dördü olmuştu. Yol yorgunluğu ya da yeni bir mekana adım atmanın heyecanına rağmen, alandaki ağaçların yoğunluğu ve mevsim dikkate alındığında gecenin karanlığına rağmen göze çarpan yeşillik dikkatimi çekmişti. Gerçektende Taşkent, alabildiğine zenginlikte yeşil bir dokuyla karşılamıştı bizi. Taşkent’e daha önceden gelmiş ve yaşamış insanların anlattıkları, kitaplardaki bilgileri ve de internet üzerinden yapmış olduğum araştırmaları zihnimde birleştirip etrafımı kendimce okumaya çalışıyordum. İki bin yıllık bir geçmişe sahip olabilen bir kentin, iklimiyle de insanları kucaklayan bir yapıya sahip olması gerekirdi. Bizi kalacağımız eve götürecek gencin adı Marat’tı. Bir Tatar genciydi Marat. Havaalanına on dakika mesafede bulunan ikametgâhımıza geldiğimizde Taşkent’teki sakinliğimiz fiilen başlamıştı.

Demirperde ülkelerinin kendine has bir havası vardır. Yüksek katlı, bitişik nizam bloklar, kentin bütün noktalarını birleştiren raylı sistem ağı, merkezi ısınma ve sıcak su sistemi şehrin karakteristiği hakkında yeterli ipuçları verir. Taşkent, bu anlamda klasik doğu bloku şehirlerinin çok ötesinde, 1966 yılında gerçekleşen yıkıcı büyük depremin ardından adeta yeni baştan planlanan, 8 şeritli yolları, geniş ve ferah yürüme parkurları, parkları, gökyüzünü görmenizi engelleyecek şekilde bereketli toprağın hakkını veren ağaçları, 1970’li yıllarda yapılan ve her durağı ayrı bir sanat müzesini andıran metrosuyla çoğu Avrupa şehrinden farksızdı.

Müzeleri, batı tarzı mimari ile inşa edilmiş devasa tiyatro salonları, zengin kütüphaneleri, oldukça heybetli kamu binaları ile Taşkent, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği zamanında, kendisine ciddi bir misyon yüklendiğini açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Orta Asya’nın en büyük nüfusa sahip ülkesi Özbekistan’ın başkenti olan Taşkent, bulunduğu bölgeye ve inşa edildiği yıllara göre dikkat çekici altyapısı, Moskova’ya bağlanan tren yolu güzergahının üzerinde bulunması, neredeyse % 40’a varan Rus nüfusu, bütün Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi Rusça ve kiril alfabesinin hakimliği ile kentin ekonomik ve sosyal hayatına sinmiş Rus etkisini yansıtırken, SSCB’nin Orta Asya’yı kontrol altına almak için merkez olarak Taşkent’i seçmiş olmasını da bütün açıklığıyla gösteriyordu. Bunu daha iyi şekilde anlamak, bugünkü Kazakistan sınırları içerisinde yer alan Türkistan vilayetine yapmış olduğumuz ziyarette mümkün oldu. Bağrında 126 yıl yaşadığı rivayet edilen, 63 yıl yaşadıktan sonra kalan ömrünü yerin altında oluşturduğu külliyede geçiren, Divan-ı Hikmet adlı eserini iki metre çapında ve derinliğinde bir kuyuda yazan, 99 bin pirin piri olarak tavsif edilen ve talebelerinin bir çoğu (Şeyh Edebali, Hacı Bektaş-ı Veli, Emir Sultan, Somuncu Baba, Aziz Mahmut Hüdai gibi) Türkiye topraklarına gelip ilim irfan yaymış olan ve adına bugün Türk-Kazak Üniversitesi kurulmuş olan Hoca Ahmet Yesevi’yi barındıran şehir, sahip olduğu tarihi derinlik ve taşıdığı mana itibariyle Taşkent’le mukayese edilemeyecek kadar altyapı açısından zayıf ve yetersiz bırakılmıştır.

Şehri dolaştığınızda, bu şehrin İslam şehri olduğunu hissettirecek belirgin yapılara rastlayamıyorsunuz. Halbuki kentte oldukça fazla sayıda mescit mevcuttu. Minarelerinin küçük ve mimarisinin genelde yatay olarak uygulandığı mescitler, Taşkent’in tarihten gelen ruhunu yansıtan huzur mekânlarından. Ezanın, bir İslam kentinde ne büyük bir motif olduğunu anlamak için, bugün hoparlörle ezan okunmasına izin verilmeyen Taşkent’te bulunmanız yeterli. Ezanların birbirlerine karıştığı ve minarelerinin sema ile sarmaş dolaş olduğu İstanbul’a böyle bir kentte bulunurken özlem duymamak ne mümkün? Ezan duymaya alışmış kulağımızı vaktin ilanı için uzaklardan gelen seslere yönelterek kapıyı pencereyi açtığımızda gelen sesin başka bir şey olduğunu anlamak insanın yaşayabileceği hüzünlerden ve yokluklardan belki de en hazini. Bunu hatırlarsanız rahmetli Sakıp Sabancı; hastalığı dolayısıyla ayrı kaldığı İstanbul’a döndüğünde çok güzel ifade etmişti. “New York’ta sabahları insanlar ambulans ve siren sesleriyle, İstanbul’da ise ezan sesiyle uyanıyorlar. En çok ezan sesiyle uyanmayı özledim.”

Yüksek dağların çevrelediği bir ovada kurulan Taşkent’te, dağlardan gelerek şehrin içinden geçen muhtelif dereler ve mahalle içlerine kadar ulaşan küçük kanallar şehrin su dokusunu oluşturuyordu. Gerçekten hayatın dört ana unsurundan birisi olan suyun can demek olduğu, denizi olmayan kentlerde çok daha rahat anlaşılıyor. Deniz kenarında, sahil bandında yürüyüş yapmanın ne demek olduğunu bilenler için, dere ya da kanal kenarları çok fazla bir mana ifade etmese de orada kâinattaki devridaimi ve kentte bulunan bitki örtüsündeki canlılığı okumak açısından yine de önemliydi. Özellikle dere ve kanal kenarlarında oynayan çocukların neşe çığlıkları, denizi olmayan kentin iç sesinden anlamlı ve içten parçacıkları bütün saflığıyla dışa vuruyordu.

Kentim
YAZI - YORUM
Denizi olmayan kent – 2
Fatih Poyraz
Adam nerede adamdır?
Senai Demirci
Çocukların duygusal eğitimi ve sosyal hayatımızdaki etkileri
F.Teymur Artır
Hayata karanlıklardan atılan tek yumruk
Oğuz Saygın
Kavga ve şiddet en büyük felaket
Büşra Bulu