YIL: 2 SAYI: 17 ARALIK 2006

DUYURULAR

“Her doğum günümde otuz beşime basarım”




“Açık söyleyeyim düşmanıma bile Kartal’ı tavsiye ederim. Çok temiz, devamlı temizlik yapılıyor. İnsanları da çok dürüst ve son derece uyumlu. Kadıköy’de insanlar birbirine çarpmadan yürüyemez, burada karşıdan bayan geliyorsa erkekler kenara çekilip yol veriyor. En önemlisi de yanı başımızda bulunan orman, bizim için bulunmaz nimet, çok sakin ve güvenli. Her sabah yürüyüş yapıyoruz burada.”

Yılların eskitemediği bir ses… Karikatürist, gazeteci, sporcu, spiker, sunucu, diksiyon hocası ve her şeyden önemlisi devlet sanatçısı… Yıllar ondan hiçbir şey alıp götürememiş. Yüzünü, kendisini gördüğünüzde belki de tanıyamayacağınız ama yıllarca okuduğu şiirlerle, seslendirdiği reklamlarla kulaklarınızdan silinmeyecek bir ses, bir nefes… Nedret Selçuker.

Her zamanki hatıra haberlerimizden farklı bir haber okumaya hazırsanız devam edin, cümleleri takip edin. Ne sağa, ne sola hiçbir yere sapmadan dümdüz devam edin. Çünkü bambaşka bir yolculuğa çıkmak üzeresiniz. Sizi çıkaracağımız bu yolculukta, anlatılanlar boğazında düğümlenip yutkunamazsanız eğer tıpkı onun yaptığı gibi bir yudum su için, sonra devam edin okumaya… Bir tarihe yeniden, yeni bir bakış açısıyla bakmaya hazırsanız buyurun haberimizin devamına…

Uğur Mumcu Mahallesi’nin güzel sitelerinden biri, kat 8. Aman Nedret Hoca korkma, adresi vermeyeceğim. Sadece habere giriş yapmaya çalışıyoruz. Ne korkularla gitmiştik, dilimiz sürçerde yanlış bir şey söylersek yandık ki ne yandık. Ağzımızda dizilerden kalma o lezzetsiz kelimeler, ne de olsa ister istemez giriveriyorlar insanın hayatına bir yerlerden. Elimiz saygımızın belki de küçük bir simgesi olan çiçeklerimiz, zili çalıyoruz. Kapı açılıyor Selma Selçuker’den yani Nedret Bey’in eşinden sıcacık bir karşılama. Hemen salona alınıyoruz ve başlıyor Nedret Bey anlatmaya. Bir dakika biz daha ses kaydını açmadık!

İnönü’den mektup var!
‘Eski bir gazeteci ne de olsa’ deyiveriyoruz, elindeki belgeleri bize uzattığı sırada. İçeri girer girmez anladık bu sohbet için hazırlandığını. Ne miydi o belgeler? Dedik ya gazeteci işte, her şeyi belgelerle sundu önümüze… Kendisini daha yakından tanımamız için ‘Ben kimim’ sorusuyla başlayan bir yazı, farklı farklı alanlara yönelik yaptığı çalışmalardan kısa kısa özetler, veeee en

 
Nedret bey, kendilerini her gün ziyarete gelen komşularının kızları Sultan ve Ceylan'la birlikte.

önemlisi de İsmet İnönü’den alınan bir mektup. Evet yanlış okumadınız... Yıl 1969, Ekim 27 tarihli Ankara’dan, bizzat İsmet İnönü tarafından imzalanarak gönderilmiş bir teşekkür mektubu. Üstelik bu mektup “Gözlerinden öperim” gibi samimi bir cümleyle sonlanıyor. Hikayesi de bir o kadar anlamlı. Nedret Bey İnönü’ye doğum gününde bir şiir plağı (45’lik ilk şiir plakları Nedret Selçuker’in imzasını taşıyor) armağan etmiş ve şunları yazmış; “Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 yaş adlı şiirinde, ömrün yarısı eder diye tasalandığı 35 yaşın bir ömrün yarısı değil ancak dörtte biri ettiğini Sayın İnönü doğrulamış oluyor…” İşte bu sözler karşısında İsmet İnönü o tarihi cevap niteliği taşıyan teşekkür mektubunu gönderiyor Nedret Bey’e ve şöyle diyor; “Yaş günümü kutlayan yazınızı bugün okudum. Bin bir kusurun sonucu budur. Bir tek faydası, yaş günüm sebebiyle aldığım tebrik yazılarının içinde en son, fakat en çok, en geniş zevkine vardığım yazı olarak sizinki kaldı. Duygularınıza çok teşekkür ederim. Sözleriniz ve plağınız çok makbule geçti. Beni yeniden dirilttiniz. Gözlerinizden öperim. İSMET İNÖNÜ”

İşte bu tarihi mektupla başlıyor sohbetimiz, yaşını sorduğunda “35” cevabını vereceğini bildiğimiz Nedret Bey’in hiç vazgeçmediği doğru ve güzel Türkçe konuşmanın önemiyle devam ediyor… Televizyonda TRT 4, sanat müziğinin eşsiz eserleri eşlik ediyor anlatılanlara… Sanki yozlaşan televizyon kanallarına tepki verircesine.

“Koskoca boğa, oldu sana boa”
Yavaş yavaş doğru ve güzel Türkçe’nin derinliklerine iniyoruz. Nedret Hoca; “Türkçe’de her kelimenin bir dengesi bir müziği vardır. O ölçüyü, o dengeyi bozmayacaksın.” diye başlıyor ve giderek artan yeni adetlerin Türkçe’yi düşürdüğü durumuna geliyor. Orta hece vurguları (Nedret Hoca’nın deyimiyle Asena vurgusu) yapanlar mı dersiniz, ğ harfinin okunmamasını iddia edenler mi yoksa aynı anlamdaki kelimeleri aynı anda kullananlar mı. Yanlışlar adeta havada uçuyor. Üstelik bu yanlışları yapanlara hiç de yabancı değilsiniz.

“Ğ harfi okunmuyor diyelim. Eğer – eyer olur, boğa boa olur. Al sana, koskoca boğayı yaptınız küçücük boa yılanı. Nasıl söyleyeceksin?” diyen Nedret Hoca yapılan yanlışlara bir de fıkra uydurunca hepimizi alıyor bir kahkaha. “Türkçe’de ‘ğ’ kullanmama modası kendine ilgi çekmek için birilerinin çıkardığı bir kural, bir de sözcüklere Banu Alkan makyajı yapanlar var. Türkçe’de rol kesmek yok. Tiyatrocu bile rol kesmez, rolünü oynar. Hatta öyle oynar ki, önce o rolü yaşar. İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı, yavaş yavaş sallanıyor yapraklar ağaçlarda... diyor şair. Eee nasıl okunacak şimdi bu şiir? Gideceksin, bir ağacın altında gözlerini kapatacak İstanbul’u dinleyeceksin, ondan sonra okuyacaksın şiiri, okuman gerektiği gibi.”

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı, yavaş yavaş sallanıyor yapraklar ağaçlarda... diyor şair. Eee nasıl okunacak şimdi bu şiir? Gideceksin, bir ağacın altında gözlerini kapatacak İstanbul’u dinleyeceksin, ondan sonra okuyacaksın şiiri, okuman gerektiği gibi.”

Tam bu sırada kapı çalıyor ve çocuk sesleri... Selçuker ailesinin her günkü misafirleri içeri giriveriyor. Apartman görevlisinin 5 çocuğundan ikisiydi gelenler, Nedret Bey’in ifadesiyle 5 kişilik şekerlik çetesinden ikisi. Sultan ve Ceylan. Her gün Selçuker çiftini ziyaret ederlermiş, bir isteğiniz var mı? diye sormak için. Nedret Bey ve Selma Hanım da çok seviyorlar onları ve beraber bir çok şey yapmışlar. Apartman minikleri arasında tiyatro gösterisi düzenlemişler mesela. Minik Sultan ile Ceylan’a, her gün sık sık ellerini yıkamalarını ve yanlarında mutlaka mendil taşımaları gerektiğini öğütlemişler. Artık minik Sultan ile Ceylan hep temiz elli ve ceplerinde mutlaka bir mendille dolaşıyorlarmış. “Hoş geldiniz.” diyerek selamlıyorlar bizi, hemen Nedret Amcalarının yanına oturuyorlar ve sarılıyorlar en içten halleriyle. “Nedret Amcanızın yanında bir fotoğrafınızı çekelim sizin.” diyoruz. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu minik Sultan ile Ceylan’ın. Gülümsüyorlar objektiflerimize. Teşekkür ederek ayrılıyorlar aramızdan. Sonra sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Güler misin, ağlar mısın Türkçe’nin haline. Yazıktır, günahtır, yapmayın, etmeyin. Onun için ben 24 saat bu mücadeleyi veriyorum.” sözleriyle devam ediyor Nedret Hoca. Eskilere gidiyor yine yeni yeni meşhur olduğu, bir tek yanlışı için bir tek uyarı aldığı ve eleştirinin kırmadan, incitmeden yapıldığı dönemlere… Baki Süha Ediboğlu, Mesut Cemil, Hikmet Münir Ebcioğlu’nu anıyor, anmadan geçemiyor…

“Her sene doğum günümde 35’ime basarım”
Tam konuşma derinleşmiş biz hayran hayran dinlerken, Selma Hanım bu bilgi dolu sohbetten uyandırıyor bizi. “Pardon girebilir miyim?” diyerek. Nedret Bey de fırsat bu fırsat “Gel bizi birlikte çeksinler, gel güzelim gel.” Selma Hanım’dan cevap: “Sonra dedikodu olmasın?” ve inanılmaz tatlı bir kahkaha… Sonra da bayanlara özgü bir tedirginlik, “Ay saçıma başıma bakmadım ama olsun doğal daha iyi.” Biz bu güzel beraberliğin kaç yıllık olduğunu merak edip ne zaman evlendiniz gibi bir soru sorma gafletinde bulunuyoruz. Unutuyoruz ki, bu çatı altında sayılar ve tarihler hiç konuşulmuyor. Dikkat ederseniz Nedret Hoca’nın yaşından hiç

 
Nedret Selçuker, Mumcu Mahallesindeki evinde sorularımızı içtenlikle cevaplandırdı.

bahsetmedik. Pardon bahsettik 35. 24 Mayıs nikah tarihi, 11 Mart da Nedret Hocanın doğum günü. Dikkat ederseniz o hain yıllardan hiç eser yok. Ve Nedret Hoca sürdürüyor sözlerini, “Her sene doğum günümde 35’ime basarım.” Rakamlarla araları iyi olmasa da unutulmayan bazı şeyler var elbette. Mesela nasıl tanıştıkları? Eşi Selma Hanım alıyor sözü; “Gerçi Nedret Bey daha komik anlatır ama yine de ben anlatayım size.” Diyerek başlıyor ve şöyle devam ediyor; “Üniversitede öğrenciydim, gazetecilik okuyordum. Nedret Bey de bir gazeteciydi. Bir gün Amerikalı bir profesör gazetecilik üzerine konferans vermek için üniversitemize geldi, ismini hatırlamıyorum şimdi. Nedret Bey de gazeteci olarak konferanstaydı. Dinledik ben dışarı çıktım arkadaşlarla sohbet ettim biraz sonra tekrar içeri girdim. Herkesin önünden geçip yerime varacağıma bir kişiyi rahatsız edip koltuğuma oturayım dedim. O kişi de Nedret Bey’di. Başı önünde kara kara düşünüyordu. Annesini kaybetmiş o zamanlar. Müsaade istedim, geçtim ve yerime oturdum. O an Nedret Bey beğenmiş beni. Takmış kafasına bu kız kim diye. Sık sık okuduğum üniversiteye gelmiş ve arkadaşıma beni sormuş. İsmimi de bilmiyor ya, o zamanlar da karikatür çizme yeteneği var, karikatürümü çizmiş arkadaşıma. Aa ‘Bu bizim Selma’ demiş o da. Sonra geldi tanıştık. Bir gün beni defileye davet etti, kabul ettim. Defilenin sonunda sahneye en son gelinlikler içinde bir manken çıktı. Gelinliğin adı da ‘Saadet Yolu’ymuş. Ben de o zamanlar Suadiye’de oturuyorum. Tam o sırada Nedret Bey bana ‘Eve nereden gideceksin?’ dedi. Vapurla gideceğim dedim. O da bana gelinliği göstererek “Saadet yolundan gider misin?” dedi. Beklemediğimiz bir anda, beklemediğimiz bir tarzla sormuştu Nedret Bey o beklenen soruyu… Ve biz büyülenmiştik adeta onların bu mutluluğa adım attıkları ilk güne.

Soğuk bir kış gününde, sıcacık sohbetleriyle bizi ısıtan bu çift, bir de sıcacık çaylarından ikram ediyor bizlere… Bizler mahçup, ama bir o kadar da mutlu… Selma Hanım’ın bizler için hazırladığı masaya geçiyoruz. Eh ne yalan söyleyelim karnımız da acıktı…“Yaşınızla oynamaya başlayınca, yaşınız da sizinle oynamaya başlar” diyerek bir Uzakdoğu felsefesiyle devam ediyor Nedret Hoca. “Ben 35 yaşındayım diyorum. Bu şaka gibi geliyor ama öyle inandıkça,

 
Nedret Selçuker eşi Selma Hanımla Birlikte

Allah inandığınız yaşın bütün performansını size hediye ediyor.” Nedret Hoca tam bu noktada bir de sır veriyor genç kalmak ve genç hissetmek isteyenlere “Ağaçlara sarılın. Ağaçlardan size gelecek olan enerji bir eczane dolusudur. Çünkü o toprağın 7 kat dibinden çektiği enerjiyi size veriyor. Bu hiçbir şeyle mukayese edilemez. Sarılın ağaçlara, çocuğunuza, babanıza sevgilinize sarılır gibi…”

“Kartal yükseliyor”
Sohbetimizin sonuna yaklaşırken söz Kartal’a geliyor, Nedret Hoca’nın Kartal’a dair söylemek istediklerine… “Kartal yükseliyor, evet yükseliyor. Açık söyleyeyim düşmanımı bile burayı tavsiye ederim. Çok temiz, devamlı temizlik yapılıyor. İnsanları da çok dürüst ve son derece uyumlu. Biz daha önce Kadıköy’de oturuyorduk. Kadıköy’de insanlar birbirine çarpmadan yürüyemez, burada karşıdan bayan geliyorsa erkekler kenara çekilip yol veriyor. Olağanüstü bir şey ama geldiğimizden beri doğru düzgün klakson sesi duymadık. İnsanlar mecburi durumlarını dışında klakson çalmıyor. En önemlisi de yanı başımızda bulunan orman bizim için bulunmaz nimet, çok sakin ve güvenli. Her sabah yürüyüş yapıyoruz burada, ağaçlara sarılıyoruz. Bütün enerjimizi toplayıp evimize geliyoruz.”

Nedret Hoca’nın bir de önerisi var; “Gelin doğru ve güzel Türkçe konuşma seferberliğini Kartal’da başlatalım.” Sizce de haklı değil mi? İnsanların bazen kaybedildiği anda anlaşılır değeri. Allah ömür versin; 35 yaşındaki delikanlı, mikrop (kendi ifadesiyle, işinin mikrobu) ve bilgi dolu Nedret Hoca’nın değerini neden şimdi bilmeyelim? “Bu iş benim için ibadet!” diyecek kadar hayatını Türkçe’nin doğru ve güzel kullanılmasına adayan Nedret Hoca’nın önerisini neden dikkate almayalım? Çünkü bakın bu konuda daha neler söylüyor: “Kartal’da güzel Türkçe’mizle ilgili konferans vermek, şiir günleri düzenlemek ve en önemlisi de Kartal’da diksiyon yani doğru ve güzel konuşma kursu açmak istiyorum.” Eşi Selma Hanım’da destekliyor Nedret Hoca’yı, “Neden olmasın?” diyor.

Sizi çıkardığımız yolculuğun sonuna geldik. Kimsenin unutamayacağı ses, bize bir nefes bile aldırmamıştı…

Didem KOCA – Sanem ATAMAN



Kentim
YAZI - YORUM
Denizi olmayan kent – 2
Fatih Poyraz
Adam nerede adamdır?
Senai Demirci
Çocukların duygusal eğitimi ve sosyal hayatımızdaki etkileri
F.Teymur Artır
Hayata karanlıklardan atılan tek yumruk
Oğuz Saygın
Kavga ve şiddet en büyük felaket
Büşra Bulu