YIL: 2 SAYI: 17 ARALIK 2006

DUYURULAR


Hayata karanlıklardan atılan tek yumruk





Oğuz Saygın
OğuzSaygın

Seminerime katılan M. Emin Hekimhan’ın yaşadığı hayat mücadelesi hem benim hem de salonda olan kişilerin gözlerinin dolmasına sebep olmuştu. Bu hikaye zorluklar ve karanlıkların ortasında dik yürüyerek, ışığı görmese de yüreğinin aydınlığıyla yaşamayı öğrenen adamın mücadelesiydi.

1972 yılında dünyaya gelen M. Emin Hekimhan’ın, daha bebeklik yıllarında aydınlığa karşı ilgisi olduğu belliydi. Emekleme çağında yerdeki sıcak çaydanlığa, sırf verdiği parlaklık yüzünden merak salmış, kolunu yakma pahasına ona dokunmayı arzulamıştı ve dokunmuştu.

Çocukluk yıllarında futbola olan merakının ileride onun dünyasını karartacağını bilemezdi. Çocukluk yılları yuvarlak topu ile bütünleşmiş geleceğinin planlarını yapıyordu.

Okul yıllarındaki çalışmasından hiç şikayetçi olmuyor ve şöyle diyordu; “Hiçbir zaman şikayetçi filan olmuş değilim. Belki de bunlar benim için zevkli ve oyun sayılabilecek güzelliklerdi.”

Lise yıllarının son demleriydi bu son demler dünyayı, dünya gözüyle görmenin de son demleriydi. Yine bir futbol maçıydı ve kaledeydi. Onun durduğu kaleye insan girer top girmezdi. Öyle ki bir maçta faul sonucu atılan penaltıyı kurtarmış, aynı şekilde üç defa kullandırmalarına rağmen topun filelerle buluşmasına izin vermemişti. Yine topun kaleye girmemesi için hızlı bir şekilde geri geri gittiği sırada kafasını demir direğe vurarak yere düşmüş kanları eliyle siliyordu ve kaşından büyük bir yarık almıştı. Takım arkadaşları gol yememenin sevinci ile çığlıklar atıyor birbirlerine sarılıyorlardı. Evet bu küçük gibi görünen kaza ilerde karanlıklarda kalmasına sebep olacak kadar büyüktü fakat bunu ne arkadaşları ne de kendisi ciddiye almamıştı. Eve gitmiş ve kaşındaki yarığa yara bandı yapıştırmıştı. Aradan geçen birkaç saat gözünün önüne gelen siyah noktalarla ciddiyeti belli ediyordu bu, genç çocuğu rahatsız ediyordu. Babasıyla hastaneye gitmiş acil olarak Ankara’ya sevk edilmişti, bir gözünü kaybetmek üzereydi. Tedavisi zor, tıp aletleri bu hastalığa yeterli değildi. Doktorlar diğer gözünü kurtarma çabası içinde hayatının en güzel yıllarında olan genç için ellerinden geleni yapıyorlardı. Liseli genç ümitliydi, o gözler karanlığı göstermezdi. “Nasıl kör olabilirim, tabi ki tedaviler sonuç verir.” diyor, karanlığa kendini alıştırmıyordu. O görmeli, okumalı, gezmeli, bu genç yaşında birçok güzelliklere şahit olmalıydı, hem renksiz bir hayat olamaz diye düşünüyordu. Fakat düşündüğü olmamış, bir gözünü tamamen kaybetmişti. Bunu duymuş fakat diğer gözü karanlık dünyanın acısını ona yaşatmadan renkleri gösteriyordu, iki gözün görevini tek gözü üstlenmiş, bu da gencin çabuk toparlanmasını sağlamıştı. ÖSS’ye hazırlanıyor, babasının eskiden hukuk isteğini yerine getirmeye çalışıyordu. Tek gözü onun dostu olmuştu fakat, doktorlar diğer gözünün de hasta olduğunu söylüyor ve alışması için her an kaybedebileceğini güzel bir üslupla anlatmaya çalışsalar da genç ihtimal vermiyor, ciddiyetle üniversite hayalleri kuruyordu. Karanlıkta yaşamayı kim kabul edebilirdi ki?

Tek gözüyle ÖSS’yi kazanmıştı! Uzun zamandır gülümsemeyi unutan genç artık gülüyor, ikinci ÖYS sınavını bekliyordu. Göz problemini unutmuş tek gözünün onu yalnız bırakmayacağını düşünerek mutluluk tablosu çiziyordu fakat yine beklenen olmadı. İkinci sınavı beklerken hiç ummadığı bir anda diğer gözünü de kaybetmişti. Sevinci yarım kalmış, en değerli tek gözünü kaybetmiş, artık karanlığı istemeden yaşamak zorunda kalmıştı. Yaşamak istemiyor, karanlığa boğulmak mücadele etmesini engelliyor, gözlerinden akan yaş çığlıkları ve isyanları gözlerinin rengini geri getirmiyordu. O karanlık hayatta bile ailesini düşünüyordu… ÖYS sınavında başarılı olmak istiyordu. Sınava girmeden önce babasına “Hukuk okuyacağım.” sözünü tutmuş ve İstanbul Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştı. Kendisinden beklenenin kat kat üstünde bir başarıya imza atmıştı. Oysa kimse ondan böyle bir şey beklemiyordu. Kendisi şöyle diyordu; “Büyük bir hayal kurmuş ve büyük bir hedef belirlemiştim. Hayalim ve hedefim gerçeğe dönüşmüştü.” Karanlıklarda ulaştığı başarı onu güçlü hale getirmiş, yaşamaya zorunlu kılmıştı. Oysa o; eskiden gördüğü şekilleri göremiyor, zihninde kendi yüzünü canlandırıyor, aynalar artık onun için bir şey ifade etmiyor, giyindiği şeyin kendine yakışıp yakışmadığını bile bilmiyordu. Her sabah uyandığında gözlerini yavaşça açıyor, “Bu kez göreceğim.” diyordu, fakat bu içindeki ümit azaldıkça azaldı artık karanlık dünyayı öğrenmeli ve o şekilde yaşamalıydı. Gözleri yüzünün süsüydü, cansız ve görevi olmayan bir süs… “Yaşamalı ve güçlü olmalı, karanlık dünyanın bana vereceği bir şey olmasa da dimdik durmalıyım.” diyerek hayatta duruşunu gösterdi. Zaten iki seçeneği vardı: İsyan etmek veya hakkını vererek yaşamak… O yaşamın en güzel örneğini gösterircesine dört elle tutundu hayata karanlıkların oyununa ayak uydurarak. Aydınlıktaki insanlarla uyum sağlamalıydı, gücünü topladı artık yaşamaya hazırdı, mücadele etmek ve vazgeçmemek hayatının anlamlarıydı artık.

Üniversite yılları başlamış, zorluklar kendini bekliyordu oysa. O yılmak nedir bilmiyordu. Kendisi gibi görme özürlü arkadaşlarıyla birlikte bir gezi sırasında grubun içerisine girmeyerek şöyle diyecekti. “Ben sizi biraz geriden takip edeceğim ve yolu öğreneceğim.” Bunun üzerine grubun içinde bir arkadaşı şöyle dedi: “Bu çocuk başarılı olur, bakın kendi işini kendi yapmayı öğrenmeye çalışıyor.” Herkesin imrenerek baktığı üniversiteli genç beş yıl boyunca derslerindeki başarısı ve sosyal faaliyetlere katılmasıyla iradenin gücünü gösterirken, ümit etmenin güzelliğini de açıkça ortaya koyuyordu. Kendi durumunda olan fakat onun gibi yaşamayan gözleri görmeyen diğer insanlara da tepkisini gösteriyordu.

Bir defasında trenle yolculuk ederken, durağın birinden trene binen birinin şöyle seslenmeye başladığını duydu: “Gözlerim görmüyor, Allah rızası için köre bir sadaka.” Çok sinirlenmişti ve dayanamayarak bağırdı: “Biz de görmüyoruz, hukuk fakültesinde okuyoruz. Görmemek dilenmeyi gerektirmez.” Çünkü o kimsenin acımasını istemiyor, insanların içindeki güçlerini kullanmamasına kızıyordu, böylece beş yıl geçmiş stajını da yapmıştı.

Okulu bitirmiş avukatlık bürosu açmıştı. Büroda bilgisayar olmasına rağmen kullanamıyordu. Kardeşinin bulduğu ekranı okuyan program sayesinde kullanmaya başladı ve bu vesileyle birçok kitap bitirdi. Boş durmuyor, öğreniyor bilgi deposunu doldurarak kendine olan saygınlığını arttırıyordu. Fakat iş hayatında insanların ön yargıları onu incitiyor, üzüyor  yine de yılmadan emin adımlarla ilerliyordu. Bürosuna gelen kişiler tavsiye üzerine gelmelerine rağmen gözlerinin görmediğini görünce tedirgin oluyor, davayı kör bir avukata vermekten çekinerek bir bahaneyle ayrılmaları avukatı üzüyor fakat “Ben de olsam tedirgin olurdum, başarılı olacağını düşünmezdim.” diyerek, o insanları anlamaya çalışıyor, aldığı davaları büyük bir ciddiyetle hazırlıyor ve başarısını kısa süre içinde gösteriyordu. Üniversitedeki arkadaşlarının evlilik haberlerini alıyor, bu da evlilik yaşının geldiğini gösteriyordu. Avukatlık kimliği, kör olduğu gerçeğini gizlemiyordu. Onunla evlenmeyi kabul edecek kişinin düşünce yapısı ona uymalı, karanlığının aydınlığı olmalıydı. Fakat kim kabul edebilirdi, menfi bir düşünce olmadan sevebilirdi. Eşine ne kadar güzelsin, kıyafet çok yakışmış, gözlerin çok güzel gibi güzel sözler bile söyleyemeyecekti. “Beni, ben olduğum için sevecek biri olmalı.” diye düşünüyordu.

Büroda işleri öğrenmek isteyen bir bayan olduğunu söyleyen arkadaşının teklifini kabul eden avukat; bayanla büroda birçok düşünceleri paylaşıyor, bir konu üzerinde tartışabiliyor, birbirlerine saygıda kusur etmeden konuşuyorlardı. Zaman ilerledikçe aralarındaki paylaşım artıyor, birbirlerine olumlu şeyler katıyorlardı. Avukat, duygularını açıklayarak evlenme teklif etmiş ve hayat arkadaşının kabul etmesini sabırla beklemişti. Cevap olumlu olduğunda ise o karanlığı aydınlığa dönüştürmüştü ama zorlukların bitmediğini biliyor eşinin ailesine karşı yeni mücadeleler vererek evlilik hayalini de gerçekleştirmişti çok mutlu bir evliliği sürdürerek eşini ailesinin tüm tedirginliklerini ortadan kaldırarak bu izdivaçta da gücünü göstermişti.

Evet, taşlı yollar hayatın gerçeği… Değiştirme şansınız yoksa gücünüzü kullanarak aşabilirsiniz. Hayatının renkleri alınmış ve yapacak bir şey yoksa, kör olan avukat gibi başarıya ulaşabiliriz. İçinizde büyük bir güç varken, çaresizlik sinyallerini yakmak çözüme ulaştırmaz. Başarı varken başarısızlığı seçmek gücümüzü kullanmamaktan kaynaklanır.

Kör olmak, karanlık olsa da mücadele etmek, karanlığın ışığını yakmaktır.

Hedefe yürü ve vazgeçme…

.

Kentim
YAZI - YORUM
Denizi olmayan kent – 2
Fatih Poyraz
Adam nerede adamdır?
Senai Demirci
Çocukların duygusal eğitimi ve sosyal hayatımızdaki etkileri
F.Teymur Artır
Hayata karanlıklardan atılan tek yumruk
Oğuz Saygın
Kavga ve şiddet en büyük felaket
Büşra Bulu