K/adın ki kıyısından açılırız kendi hayatımızın derinliklerine: Anamızdır; bir tebessümünde denizlerimizin hepsi mavileşir; bir kaş çatışında içimizin durgun suları köpüklenir. K/adın ki bazı olur kıyısında büyütürüz kendi kıyılarımızın koylarını: Kızımızdır; bir bakışı dağlarımızın karını eritir, bir küsüşü omzumuzda çığlar biriktirir. K/adın ki hayatından açılırız kendi kıvrımlarımızın bilinmezliklerine. Eşimizdir/sevgilimizdir. Bir sözü bir ömrü süsler, bir susuşu bin ölümü heceler.
Kadın karşısında kurgusuzuz; görüntümüze hükmedemeyiz. Kadın karşısında savunmasızız; dışımızı içimize siper edemeyiz… Kadın karşısında neysek oyuzdur; olduğumuzdan fazlasıyla görünemeyiz.
Benim görüntüyü kurtarabildiğim yerler vardır hayatta... Hiç de eksikliğini çekmem o yerlerin. Verdiğim görüntüler için peşin karşılıklar alırım oralarda. Kolaydır işim oralarda; olduğumdan fazlası görünmemde sakınca yoktur oralarda... Bir kurgusu vardır oradaki varlığımın; beni bana bırakmaz o kurgu. Görünmemi belirleyen kanallara/kalıplara akıtıveririm kendimi, o kadar.
Misal: Sahnede her seyirciye nazik görünebilirim. Tezgâhın ardında her müşteriye incelikler gösterebilirim. Sokakta kibarlığımı üzerime alıp şal gibi dolaştırabilirim. Kalabalıkta beyefendi gibi yürüyebilir; kabalığımı gizleyebilirim. Sahne de, tezgâh da, sokak da, kalabalık da, kamera önü de, mikrofon arkası da, hatta bu yazının yazarı olarak bu sütunun ardında durmak da, sınırlı bir zaman ister; tanımlanmış bir rolü oynamayı gerektirir. Yeterince dişimi sıkarsam, kâfi miktarda duygusal donanımı yedeklersem, “kurtarırım”. Böylece siz de beni sınırlı ve tanımlı bir alanda, daraltılmış bir süre içinde, belirlenmiş kelimeler ve davranışlar üzerinden gösterdiğim performans ile her yerde ve her zaman öyle olduğum kanaatine varabilirsiniz.
Oysa, ben her zaman makalem gibi konuşmuyorum. Oysa, ben her gün TV’de görünecekmişim gibi giyinmiyorum. Oysa, ben çocuklarıma her akşam şiir albümü okurmuş gibi de seslenmiyorum. Cümlelerimin çoğu yarım kalır; konferas verdiğim ciddiyette ve heyecanla konuşmuyorum eşimle... Bir bilseniz, gelip de dinlemeye değer bulmayacağınızdan eminim. Nerede başladığı/nerede bittiği belli olmayan cümlelerimi bir okusanız, şaşarsınız bu yazıyı yazabildiğime...
Kadının karşısında olduğumuz yerler; seçilmiş/tanımlanmış yerler değildir. Anamızı herkesten ve her şeyden önce yanımızda bulduk. Anneyle mesaimizin bir sınırı olmadı; en çıplak halimizle rahminden sıcaklık devşirdik gövdemize. Annemize muhatap oluşumuzun tanımlanmış bir biçimi de olmadı ki... En ayıplı hallerimizle, en kusurlu yanlarımızla kucağında yer ettik kendimize...
Görüntüyü kurtaramam annemin yanında... Başkalarından sakladıklarımla yonttuğum, kimselerin bilmedikleriyle biçimlendirdiğim o muhayyel heykelimi koyuversem önüne, şöyle bir gülüp iade edecektir bana. Yo; yo; belki yine mahçup etmeyecek beni; yine gülecek ama kendimi kandırışımı, kendisini de kandırmaya kalkışmamı sımsıcak kucaklayıp, beni ayıplarımdan ayıkladığı günlerin şefkatiyle saracak. Yüzüme vurmayacak ama yine de ben olduğumdan fazlasıyla görünemeyeceğim ona.
Kızım, en olmaz anda, örneğin, mesaiye yetişme kaygısının zirvesinde, elimi tutup çekiştirecek olursa, görüntüyü kurtarma hesaplarım tutabilir mi? Zeyneb’in için için yalvaran gözleri, beni cümle önceliklerin önüne koyan, beni bütün kalıplardan soyuveren sonsuz derin bakışı, sahte güneşlerimi uzaklara savuracak, cılız kandillerimin hepsini söndürecek; kesin. Avuçlarıma küçük gelen ama ruhumu doldurup taşıran o minik elin sıcaklığı beni tüm görüntülerin arkasından iteleyecek. Yanağını yıkayan duru göz yaşları kendimce öncelediklerimi sonraya bırakacak; sel olup beni kendimi beğendirdiğim kıyılardan sürükleyecek, kendimi beğendiğim aynalardan sürecek; kesin.
Ben bana kalıyorum kızımın gözlerinde... Tutunacağım hiçbir gerekçe olamıyor, avunacağım hiçbir görüntü kalmıyor, saklanacağım karaltıların hepsi yok oluyor. Işıkların hepsi üzerimde oluyor. Göründüğüm hâli olduğum hâlden uzak kılacak mesafeler bitiyor…
Kızım karşısında böyle isem, eşim karşısında nasılımdır bir hayâl edin... Eşime sunacağım bir görüntü yok yedeğimde... Olduğum gibiyimdir ona karşı; başka çarem yok. Beni olduğum halden fazlası gösteren görüntülerin hepsi kayıyor omuzlarımdan . Kurguların hepsi sökülüyor. Yoksa, koskoca bir ömrü “görüntü”ler üzerinden geçirmemi mi isterdiniz?
Sanıyorum, asıl sınavımızı kadın üzerinden veriyoruz. Kadına tavrımızda kristalleşiyor içimizin yamru yumruları... Başkalarının beğenileri üzerinde yükselttiğimiz, yabancı ve uzak yüzlerde seyredip durduğumuz o muhayyel heykelimiz, kızımızın, anamızın, eşimizin dizi dibinde tuz buz oluyor.
Şimdi o cam parçalarını alıp elimize, kalbimizi kanata kanata, olduğumuz hâli aramaya çıkmanın zamanı. Farkında mıyız? Görüntümüzü geçirip kendimizin yerine, kendi kendimizin kalpazanı olmuşuz bile. Geçmez akçe olmak üzereyiz.
Ben görüntümün gerisinde sahih bir adam olarak durmak istiyorum; şeytandan ve imajdan Allah’a sığınıyorum. Anamın bildiği gibi bilesin beni... Elbisemin içinde ayıplarımla dolaşıyorum; iftiraların da gıybetlerin de beni gösterdiği yerden daha aşağılarda biliyorum nefsimi zaten. Gıybet için ağızlar yorulmasın; karımın bildiği gibi bilesin beni...
Yıkılsın beni büyük gösteren katlar; bana eksik ve kusurlu, tanımsız ve biçimsiz arsam, yani kendim olduğum yer, yani anamın karşısı, yani eşimin bakışı, yani kızımın yakarışı kalsın yeter.
Cübbenin altında değildir adam. Sahnede değildir adam. Ekranda adam değildir. Yazdığıyla adam değildir. Kızını her yaşta öpebilecek hazırlıksızlık içinde, karısına her daim mahçup olabilecek bir kıyısızlık içinde, anasının okşayışına her gün muhtaç bir teklifsizlik içinde titrer durur adam.