YIL: 2 SAYI: 17 ARALIK 2006

DUYURULAR

Kartal Belediyesi'nde ufku açık bir yönetim var


Kartal’daki KARTALİTE Projesi’ni biliyorum. Ben bu projeyi bir gün için de olsa yaşama fırsatı buldum. Bence son derece somut, son derece doğru, son derece iyi düşünülmüş bir proje. Tüm bunları da sosyal beklentilere cevap verebilen özelliklerini gördüğüm için söyleyebiliyorum. Kartal’da bu noktada çok ciddi bir transformasyon (bilgi akışı) yaşanıyor.

Türkiye attığı başarılı adımlarla AB sürecinde kuluçka dönemini çoktan tamamladı. Çünkü AB projesi üç günlük bir proje değil. Bu Türkiye’nin 60 yıllık projesi yani benden yaşlı bir projeden bahsediyoruz. O zamanlardan şimdiye Türkiye çok şey öğrendi, son hükümetle de bu konuda çok aşama kat edildi.

Kimya mühendisi, hem akademik hem de özel sektörde 25 yılı aşkın uluslararası deneyime sahip, yurtdışında ve ülkemizde çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği ve bölüm başkanlığı yapmış ve son 10 yıl içinde özellikle çevre, enerji ve eğitim konularında çalışmalara imza atan bir profesör Ali Beba. 40’ın üzerinde Türkçe / İngilizce bilimsel yayını dışında, çeşitli günlük yayın organları ile değişik bilimsel ve endüstriyel dergilerde yayınlanmış çok sayıda araştırması bulunan Prof. Dr. Ali Beba, yurt içinde ve yurt dışında 70’ten fazla uluslararası bilimsel sempozyum, seminer ve çalışmalara katılmış ve bunların çoğunda organizasyon ve koordinatörlük görevi yapmış.

Prof. Beba, şimdi Ocak 1993’te kurmuş olduğu R&R Bilimsel ve Teknik Hizmetler şirketinin genel müdürü olarak görev yapmakta. Beba’nın genel müdürlüğünü üstlendiği bu şirket Türkiye’de, başta Dünya Bankası (IBRD) ile AB gibi uluslararası finans çevreleri tarafından desteklenen çevre mühendisliği, enerji mühendisliği ve eğitim projelerinin gerçekleştirilmesinde faaliyet göstermekte. Ayrıca 30 Eylül 2002 tarihinde AB desteğinde başlatılmış olup 2007 yılında tamamlanacak olan ve toplam bütçesi 20 milyon Avro değerine varan “Türkiye’de Mesleki Öğretim ve Eğitimin Desteklenmesi” projesinin yerel ortağı.

Yurt içinde ve yurt dışında birbirinden önemli bilimsel çalışmalara imza atmış, genel müdürlüğünü yaptığı R&R Bilimsel ve Teknik Hizmetler Şirketi aracılığıyla AB tarafından desteklenen projeler üreten Prof. Dr. Ali Beba’yla Türkiye’nin içinde bulunduğu AB’ye  hazırlık sürecini ve AB’nin yerel yönetimler üzerindeki etkisini görüştük.

Türk halkı AB’yi ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bu hazırlık sürecini doğru değerlendiriyor mu? AB hakkında Türk halkı doğru ve yeterli bilgiye sahip mi?


Doğru bilgiye sahip değil. Ve bu konuda çok ısrarlı bir kampanya yürütülmesi gerektiğine inanıyorum. AB ile ilgili Türk halkındaki genel intiba bildiğiniz gibi bundan 1 yıl önce %74’lere varan “AB’ye evet” konumundaydı. Şimdi  bu oran %35’lere düşmüş durumda. Yani birden bire
Musiad
Prof. Dr. Ali Beba
 
büyük bir düşüş söz konusu. Olumlu bir görünümden negatif bir görünüme bürünen bu durum bence, bilgi aktarımındaki çok ciddi sorunlardan kaynaklanıyor. Özünde de bir yerden tek bir sesle idare edilen bir orkestranın olmaması var. Net bir bilgiye sahip değiliz. Çok büyük beklentilerle “%74 Evet” diyorlardı, sanki AB’ye girersek herkes zengin olacak, herkes istediği yere vizesiz olarak gidebilecek düşüncesi hakimdi. Ama ne oldu? Kıbrıs sorunu başta olmak üzere karşılıklı taleplerle bu oran %35’lere düştü. Yani evdeki hesap çarşıya uymadı. AB’ye hazırlık sürecinde aslı astarı olmayan birçok iddia ortaya atıldı. Bunların çoğu yanlış. Hem paraların musluklardan akacağı hem de İstiklal Marşı’nın ve Türk Bayrağı’nın ortadan kalkacağı gibi iddialar yanlış ve asılsız. Demek ki; AB’nin ne olduğu aslında tam anlamıyla bilinmiyor. Ortada çok ciddi bir koordinasyonsuzluk var. Buna medyayı da sokabiliriz. AB konusunda medya istediği zaman olumlu istediği zaman da olumsuz bir hava estiriyor. Kuyruklu yıldızlar gibi bir çıkıyor, bir iniyoruz. Konulara istikrarlı, planlı ve stratejik bir şekilde yaklaşılmıyor. Değişik enstrümanları bir araya getirerek akortsuz çaldırırsanız ortaya gürültü çıkar. Ama bunları belli bir senfonik anlayışla bir araya getirirseniz ortaya muhteşem eserler çıkar. Şu anda Türkiye AB konusunda çok gürültülü. AB denince her kafadan bir ses çıkıyor.

AB sürecinde karşılıklı olarak çeşitli beklentiler söz konusu. Bu noktada Türkiye’nin attığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu gürültülü ortamı doğrudan doğruya hükümete bağlamak çok yanlış olur. Atılan adımları değerlendirirseniz çok net ve olumlu adımlar söz konusu. Aslına baktığımız zaman bu bizim
yüzyıllardan beri süre gelen kendimizi anlatamama ve vitrinleyememe eksikliğimizden kaynaklanıyor. Hükümetin attığı adımlar ne kadar doğru ve ne kadar net adımlar olursa olsun öncelikle bizim halk olarak bu sürece hazır olmamız, AB’nin ne olduğunu, bu süreçte bizi nelerin beklediğini doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Örneğin; Ekonomiden Sorumlu Bakanımız ve AB Baş Müzakerecimiz Ali Babacan. Kendisi bu konuda çok yetenekli. Ancak Babacan ile birlikte bu yolda doğru adımlar atabilecek daha çok isme ihtiyacımız var. AB ile olan hadiselerin tamamı müzakereye dayanıyor. Müzakereye alışık olmamız lazım, müzakereyi kabullenmemiz ve bunu uzun vadeli bir iş olarak görmemiz lazım. Dünyada hiçbir büyük iş hemen olmuyor, bunun bir kuluçka dönemi var.

Bu durumda Türkiye’yi hangi dönemde değerlendiriyorsunuz?

Türkiye aslında attığı başarılı adımlarla kuluçka dönemini çoktan tamamladı. Öğrene öğrene gidiyoruz. Çünkü AB projesi üç günlük bir proje değil ki. Bu proje Türkiye’nin 60 yıllık projesi yani benden yaşlı bir projeden bahsediyoruz. Bu Türkiye’nin hayali, 50’lerden beri var olan bir olay. O zamanki adı, müşterek pazardı. O zamanlardan şimdiye Türkiye çok şey öğrendi, son hükümetle de bu konuda çok aşama kat edildi. Her adım, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın da söylediği gibi, ileriye yönelik bir hadisedir. Demek ki bu iş, ciddi ve olması gereken bir iş. Onun için de hangi hükümet, hangi düşünce tarzı gelirse gelsin AB Türkiye’nin en büyük projesidir ve bu proje Türkiye’nin devamlı gündeminde kalacaktır, kalmalıdır da.

Türk halkının AB’ye bakışını ve atılan adımları değerlendirdiniz. Ancak AB sürecinde yerel yönetimleri bekleyen sürprizleri, kararları ve beklentileri de öğrenmek isteriz. Bu süreçte yerel yönetimleri neler bekliyor?

Yerel yönetimler bütünün parçası. Yani büyük yerlerde ne oluyorsa, yerel yönetimlerde de aynı şeyler olmak zorunda. Yerel yönetimlerin; idarenin şeffaflığı, demokratikleşmesi, halkın soru sorup cevap alabilme hakkı, sosyal transformasyon projelerinin hayata geçirilmesi gibi pek çok noktada AB’deki yerel yönetimlerde görülen yönetim tarzına uygun olması gerekiyor. Ve bu yönde de en önemlisi Türkiye’deki yerel yönetimlerin, belediyelerin AB’deki yerel yönetimlerle, belediyelerle yakınlık kurması, alışverişi arttırması gerekiyor yani kendilerine kardeş yerel yönetimler, belediyeler bulmaları gerekiyor. Ancak o zaman insanlar öğreniyor, neyin ne olduğunu ya da nasıl olması gerektiğini. Bizim insanımızın yapı olarak aklı gözündedir yani soyut şeylerden çok fazla hoşlanmaz, biz gördüğümüze, tuttuğumuza inanırız. O yüzden bu iş ancak ve ancak belediyelerin birbirleriyle daha sıcak temas kurmaları ve her şeyden önemlisi ortaya AB normlarında projeler koymasıyla olur.

Klasik belediyecilik anlayışının dışında bazı belediyelerin örneğin Kartal Belediyesi’nin sosyal belediyecilik anlamında yaptığı birçok çalışma var. Bunlardan biri de KARTALİTE yani Kartal’da Yaşam Kalitesini Yükseltme Projesi. Kartal’da bu anlamda yapılan çalışmalardan haberdar mısınız ve AB’nin sosyal projeler noktasında belediyelerden beklentisi nedir?

Ben Kartal’daki KARTALİTE  Projesi’ni biliyorum. Ben bu projeyi bir gün için de olsa yaşama fırsatı buldum. Bence son derece somut, son derece doğru, son derece iyi düşünülmüş bir proje. Tüm bunları da sosyal beklentilere cevap verebilen özelliklerini gördüğüm için söyleyebiliyorum. Kartal’da bu noktada çok ciddi bir transformasyon (bilgi akışı) yaşanıyor.

Hürriyet Mahallesi’ndeki KARTALİTE binasının karşısında oturan insanların binalarının balkonlarını daha temiz tuttuğunu, binalarına özen gösterdiğini –dış cephe açısından-, hatta yapılan etkinliklere de daha şık ve özenle hazırlanarak gittiklerini gözlemledim. Yani bu proje sosyal değişime olanak veren, sosyal atmosferin değişmesini sağlayan bir proje. Ancak unutulmaması gereken bir şey var; Kartal Belediyesi Türkiye’deki 3300 belediyeden sadece birisi. O nedenle bu tarz projelerin arttırılması ve diğer belediyeler tarafından da hayata geçirilmesi lazım.

Halkın sosyal hayatta katılımını sağlayan bu tarz projelerin arttırılması gerektiğini dile getirdiniz. Kartal Belediyesinin dışında diğer yerel yönetimleri incelediğinizde bu anlamda yapılmış bir çalışmayla karşılaştınız mı? 

Bazı belediyelerde –izin verirseniz isim vermeyeceğim- biraz şov olarak yapıldığını gördüm. ‘AB Masası kurayım, ayda bir oradan buradan kes yapıştırla alınan AB ile ilgili gelişmeleri, notları ilgili yerlere göndereyim tarzında ‘Bak biz de AB’ye ne kadar hazırız’ mesajını vermek isteyen belediyeler var. Ancak bunların artık ciddi ciddi ele alınması lazım. Bazı belediyelerde var, bu konuda ciddi işler yapıyorlar ve AB’den proje desteği, ki oraya da değinmek gerekir, alarak kendilerinin sahip olduğu bazı varlıkları, kimisi turizmi, kimisi doğrudan doğruya alt yapıyı, kimisi sosyal yapıyı dönüştüren, değiştiren AB’ye uyumlu hale getirmeye yönelik projeler üreten belediyeler de Türkiye’de var ve bunların sayıları çok şükür ki artıyor.

AB’ye girmeye hazırlandığımız bu süreçte belediyelerin ve yerel yönetimlerin yapması gerekenleri sıraladınız. Bu açıdan baktığınız zaman Kartal Belediyesinde atılan ya da atılması planlanan adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kartal Belediyesi’nde ufku çok açık bir idare var. Gözümle görmeseydim yorum yapmazdım, bilmiyorum derdim ancak birebir gördüğüm ve yaşadığım için söylüyorum, ufku açık, vizyonu büyük bir idari kesim var Kartal Belediyesinde. Doğrudan doğruya Kartal Belediye Başkanı Arif Dağlar’ın kendisiyle başlayıp, kademe kademe yayılan çok pozitif bir hava var. Bendeki izlenim bu. Şimdi AB ve Strateji Müdürlüğü diye bir müdürlük meydana getiriyor Kartal Belediyesi ve bunu öyle laf olsun torba dolsun diye de yapmıyor. Çok somut işlere imza atmak adına oluşturuyor. Orada adeta bir eğitim seferberliği, hatta doğru ifadeyle “AB Eğitim Seferberliği” çalışmaları, toplantıları yapılıyor. Bu eğitim seferberliğinde de AB normlarında ve destek alabilecek bir proje nasıl üretilir, bu projeler nasıl takip edilir, hangi projeler belediye için enteresan olabilir, bu projelere müracaatlar nasıl yapılır, bu müracaatların takibinde hangi yöntemler kullanılır, proje kazanıldıktan sonra hangi süreçlerden geçilir gibi son derece detaylı ve profesyonel faaliyetler gerçekleştiriliyor. Tüm bu faaliyetler doğrultusunda da örnek bir uygulama projesi ortaya koyuluyor. Daha önce de belirttiğim gibi önce bir proje üretilmesi gerekiyor. Proje olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü projelerin desteklenmesi noktasında akan para muslukları yok. Musluklar var ama o muslukların nerede olduğunu, o muslukların nasıl açıldığını bilmek lazım ve oraya giderken de o çileli yoldan geçmek lazım. AB’den bu noktada destek alabilmek için çok somut, fikrini destekleyen projenle ve bir takım aşamalardan geçtikten sonra ve açıkçası rekabete açık bir ortamda, işin içine girdikten sonra öne çıktığın taktirde sağlayabilirsin. Kartal Belediyesi’nde böyle bir alt yapı oluşturulmuş ve böyle bir eğitim seferberliği başlatılmış. Bu konuyla ilgili olarak da her hafta konusunda uzman ve sorumlu pozisyondaki kişiler, işlerinden bir şekilde vakit ayırıp bu eğitimlere katılıyor.

Kartal Belediyesi’nin AB sürecinde aldığı kararları, attığı adımları ve sosyal belediyecilik anlamında KARTALİTE Projesini değerlendirdiniz. Peki bundan sonraki süreçte neler yapılabilir?

Kartal Belediyesi bu işte mümkün olduğunca cephesini genişletmeli. Yani Kartal Belediyesi neticede çok önemli ve büyük bir belediyemiz ancak Türkiye’deki 3300 belediyeden de bir tanesi. Kartal Belediyesi kendisiyle benzer vizyonu taşıyan, özellikle coğrafi olarak kendisine yakın olanlardan da başlayarak, çok daha büyük bir cepheye yayılmalı. Yani bu tür projelere, KARTALİTE’den bahsedersek örneğin, diğer belediyelerde de işlerlik kazandırılması gerektiği kanaatindeyim. Durum böyle olduğu takdirde, bir su birikintisine düşen damlanın oluşturduğu dalgalar şeklinde yayılacaktır diye düşünüyorum. Önce ilçe, sonra şehir, sonra bölge, çevresindeki bölgeler ve en nihayetinde ülke.
 
Değinilmesi gereken diğer bir noktada Kartal Belediyesinin, özelden genele giderek söylemek gerekirse tüm belediyelerin, yurt dışı belediyeleriyle çok daha fazla ilişkilendirilmesinin şart olduğu kanaatindeyim. Yani bugün Kartal Belediyesi niye Paris’teki ya da Londra’daki alt belediyelerle çok yakın teşrik-i mesaide olmasın? Neden hazırladığı projede birlikte çalışmasın ve bunu AB’ye neden birlikte sunmasın? Çünkü bu tür çalışmalarda yani; AB’nin destekleyebileceği “Sosyal Diyalogu Arttırma” üst başlığı altında gerçekleştirilen yarışmalarda deniyor ki; “Proje verirken bir ortaklık meydana getir ve bu ortaklıkta mümkünse bir başka ülkeden senin konumunda olan bir grup da bulunsun. Yani projeyi tek başına sunma da, Ali’yle John’la, Ahmet’le Hans’la birlikte bir proje oluştur ve bunu birlikte sun.” Bunun böyle olması gerektiğini savunuyorlar çünkü bu, AB’nin beklentilerine daha iyi cevap veren bir açılım oluyor.

Sohbetimizin sonuna yaklaşırken değinmek istediğiniz başka bir nokta var mı?

AB’nin bilinmesi ile ilgili sıkıntılarımı, AB’nin ne olduğunun halk tarafından doğru değerlendirilmesi gerektiğini ve AB kriterlerinde projeler üretilmesinin şart olduğunu söylemişken, AB normlarında proje üretme kapasitesinin arttırılması gerektiğinin de altını çizmek isterim. Birincisi, olayı tam ve doğru olarak algılamamız lazım, ikincisi tam ve doğru olarak algıladığımız olay için gerekli kriterlerde proje üretmemiz lazım, üçüncüsü de proje üretme kapasitemizi arttırmamız lazım. Bence üzerinde durulması gereken en önemli sıkıntı bu ve ben buna “Proje Üretme Kapasitesi” diyorum. AB’nin 450’nin üzerinde hibe kapısı var ve Türkiye de bu kapıların 50’sinden fazlasına müracaat edebilecek özelliklere sahip. Şimdi öncelikle bu kapıların bilinmesi lazım, nerede, ne, ne kadar var belirlenmesi lazım. İkincisi var olan bu kapılara nasıl ulaşabilirim diye düşünmek lazım. O yüzden proje üretilmesi gerekir. Proje üretmek de kafandakini söylemekle, iki satır kağıda dökmekle olmuyor. Somut olarak ortaya dökülmediği sürece bu proje değil, fikirdir. Ve ortaya atılan her fikir proje olmaz. Önemli olan fikirlerin proje haline dönüştürülmesi sürecidir. Bu da proje üretim kapasitesiyle ilgilidir. Bunun da bir hazırlık süreci var, aşamaları var. Nasıl araba yapmak için konsepti oturtup üretime geçiş aşamasında prosedür takip ediliyorsa, proje üretiminde de bu böyle. Türkiye katıldığı, para yatırdığı programlardan yeterli dönüş sağlamak için proje üretim kapasitesini arttırmak durumundadır. Proje ciddi bir iştir. İş ciddi olursa para da vardır.

Sanem ATAMAN - Refah TERZİ



Kentim
YAZI - YORUM
Denizi olmayan kent – 2
Fatih Poyraz
Adam nerede adamdır?
Senai Demirci
Çocukların duygusal eğitimi ve sosyal hayatımızdaki etkileri
F.Teymur Artır
Hayata karanlıklardan atılan tek yumruk
Oğuz Saygın
Kavga ve şiddet en büyük felaket
Büşra Bulu