YIL: 3 SAYI: 29 / Aralık 2007                           

DUYURULAR


EY DEPREM GEL YETİŞ







Mehmet İşçi

Doğ Ey Güneş                                                                      

Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında.

Doğ ey güneş erit taştan adamı
Ve kurut taşları diken elleri.

Kurtuluş haberi olsun dünyaya,
Ayırma üstümden bir an gölgeni

Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin
Doğayı çarptıran konumlarına.


Babamın gölgesi koruyor beni
Ah ne güzel şehir bu eski şehir.

Dönüştür ey kalbim bahçeli eve
Anlamı ezen o makinaları.
           
Mehmet Akif İNAN

     Kültür ve medeniyetin kaynağı;  çeşitli kavim ve toplumların farklılıklarının karşılaşması, buluşması, çatışması, uzlaşması gibi etkileşimlerledir. Kökeni hangi kaygılara dayanırsa dayansın hayatın tabii akış ve çeşitliliğini havada, karada ve denizde pervasızca yok etmekte olan zalim, müstekbir yönetimler yapılar sokakların ve orada akıp giden yaşamın rengarenk büyülü zenginliğini de bozdu. Kur’an-I kerim de  Yüce Rabbimiz “İnsanlar, kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıkmıştır. (Rum,14) buyurmaktadır.

 Şehrin yaşanılır yüzüne ve derinliğine dair ne varsa, modern yaşantı biçimi ve bunun arkasındaki dayatmacı zihniyet/kapitalizm hepsini  hayatımızdan alıp gitti. Kentler artık yaşanmak için değil, bir tür mecburiyet icabı sığınılan modern mağaralardır. Araftaki insan başını iki elinin arasına almış , nereye çıkar bu yolun/gidişin kıvrımlarının sonu diye çaresizce kıvranmaktadır.

   Bu kentin  ve kentilinin karmaşık yapı ve ilişkiler yığınından kurtaracak bir şey var mı acaba? Şairin dediği gibi “ Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin/ Doğayı çarptıran konumlarına” depremi mi çağırsak acaba? İnsan genleriyle pervasızca oynamaya çalışan insanoğlu, tabiatı da tahrip etmeye devam etmekte.. Sonunda ilahi hikmet çerçevesinde tabii denge gereği, zamanı gelince “ol” emriyle  her şey aslına dönüyor.

   Seksenli yılların sonunda Maçka Deresi’nin yatağını değiştiren ve  tabiatı örseleyen müdahele ;birkaç yıl sonra oluşan sel ve onlarca kişinin çamur yığınları altında kalmasıyla sonuçlanan bir tabiat olayı(!) ile aslına rücu ederek dere asıl yatağına geri dönmüştü. Bu kentlerin  tabii yapıyı tahrip eden başkaldırışına karşı aslına rücu etmesi için bize depremi beklemek mi kalıyor? Olanca korkunçluğuna rağmen depremin sonunda kentler yaşanacak duruma gelir mi acaba ? Kim bilir? Felaket istenmez ama insanlar/bizler kendi ellerimizle kendi sonumuzu hazırlıyoruz !

  “ Muhakemesiz hayat, yaşanmaya değmez!” antik çağdan, Sokrates’ten günümüze, sürekli yenilenerek ulaşan kadim bilgeliğin bu diri sözü, hayatımızı anlamlı kılmak için, yaşadığımız hayatı, çevreyi ve giderek yaşadığımız dünyayı sorgulamanın ne denli önemli olduğuna işaret eder.

  Muhakeme; sorularla vaziyet aldığımız yerin farkında olup, değişim çabamızı ve tavır almamızı gerektiren bir düşünce faaliyetidir. Bu;  muhakeme neticesinde eşya ve insana ilişkin konuların çözümüne ilişkin metot önermemizi, yalnızlığımızı aşarak, benden bize ulaşmamızı, bir arada ve doğru yaşamamızı mümkün kılan yegane etkinlikti. Bu sorgulama, insanlığımızı bize hatırlatmak, kendimizi yenilemek, onarmak bakımından değerlidir. Bu fark edişi bireysel fark edişten kültürel-toplumsal fark edişlere çeviren kurum olarak eğitimin ve mekan olarak şehrin önemi büyüktür. Zira bu fark edişlerle bizi yüzleştiren din, sanat ve sorgulama faaliyeti olarak felsefe-bilim, gelişmek ve yayılmak için daha çok şehre ihtiyaç duyar.

       Çünkü farkında olma eylemi, farkında olunan ile bilincin bağ kurması ve bu bağdan bir anlam dünyasını tasavvur etmesi demektir. Böylesi bir bağlantının olduğu her yerde yol var; bir şeyden  başka bir şeye, bir yerden bir yere, bir halden bir hale inkılap ettirir. Her yol bir şehre götürür insanı. Şehirden, şehrin sokaklarından akarak hızla caddelere dökülen selinden kaçan yirmibirinci yüzyılın insanının da yolu da dönüp dolaşır şehre ulaşır. Her yol Mekke’ye çıkar! Şehirlilik bilincini de böyle bir sorgulama ve farkına varma süreciyle oluşturabiliriz. Bu manada şehir felsefeye muhtaçtır; felsefenin şehre muhtaç olması gibi

    Sorgulamanın muhatabı insandır ve sorular insanla başlar. Onları anlamlı bir bütünlüğe, sistematik bir işleyişe kavuşturmak ve mantıksal yapı içerisinde bir öğreti haline dönüştürmek ve yaymak, yani felsefeleştirmek için kendi yalnızlığımızdan çıkıp, şehrin merkezine inmek iktiza eder. Felsefe, şehrin merkezine böylece inmiştir. Onun tarihi bu gözle de okunabilir. Bu inişle kazançlı çıkan sadece felsefe değil, şehir olmuştur. Babil’den, Mısır’a,  Roma’ya, Bağdat’a, Endülüs’e, İstanbul’a, Paris’e…

     Hz. Peygamber efendimize vahiy, Hıra’da inmiştir, lakin o, tebliğini Mekke’de yapmıştır. Hikmetin peşindeki filozof da tefekkürünü dağ başında yapabilir ama fikrini karşılaştırmak için başka bir fikre, o fikri yaymak için de şehrin meydanına (agora) ihtiyaç duyar. Şehrin meydanı, ticaretin, inancın, sanatın, velhasıl şehri şehir yapan değerlerin hayatın meydanıdır. Şehrin meydanından medeniyete bir yol bulunur. Medine’den yani şehirden medeniyete çıkan yol bu yoldur. Merkezinde o şehir simgeleyen, o şehre dair vurguyu yapan  ne ise, o medeniyeti bu simgeden okumak mümkündür. Mc Donalds’lı Burger King’li alışveriş ve eğlence merkezleri , modern tapınma biçimini hatırlatan alışveiş tapınakları üzerine yükselen kapitalizmin modern kaleleri olan ve insanı yanlışlığa ve yalnızlığa mahkum eden modern kent merkezleriyle, cami-medrese-kütüphaneden oluşan külliyesi ve etrafındaki esnaf çarşısıyla pazarıyla insanı/İslami karakteri tebarüz eden eski şehirlerin medeniyet projesi hiç aynı olabilir mi? Bu iki şehrin kimliği ve  şehirlilik bilinci bu manada birbirinin aynı tutulabilir mi?

   Ve günümüzde her metropol,  kuleleriyle(gökdelenleriyle) bir Babil. Her kulede ayrı bir dil konuşuluyor…Kimse kimseyi anlayamıyor/anlamıyor. Babil’in kahrolası ruhu, bugün hala canlı ve metropollerde yaşıyor..


Kentim

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Kültür Sanat Takvimi