|
Yüze yakın kitap, aşka ve edebiyata adanmış yıllar, Türkçe ve edebiyat üzerine ders kitapları, Osmanlı deniz tarihi ile ilgili çeviri ve araştırmalar, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda binbaşılığa kadar yükselen bir kariyer, tarihi deniz arşivinin oluşumu için çalışmalar, Divan edebiyatı, şiirler ve 3 çocuk sahibi bir baba. Geçtiğimiz aylarda Kartal Barış Manço Halk ve Çocuk Kütüphanesi’nde düzenlenen ‘Okur-Yazar Buluşmaları’ etkinliğinde Kartallı okuyucularıyla buluşan İskender Pala bilgi ve bilginin hayattaki önemiyle başlamıştı sohbete. Dağarcığımızda bulunan kelimelerin sayısıyla ilişkilendirdi mutluluğumuzun katsayısını, “Kelimeleriniz arttıkça mutluluğunuz da artar.” dedi. Lise yıllarından bahsetti gençlere, yorganın altında titreyerek okuduğu kitaplardan, Kütahya’da yatılı okurken amelelik yaparak kazandığı ve harçlık yaptığı paralardan, çektiği sıkıntılardan, kütüphaneyle tanışmasından, Fuzuli’nin Divan’ına âşık olmasından, üniversite yıllarından ve öğretmenlikle başlayıp yazarlığa uzanan zorlu yolculuğundan bahsetti. Her yeni kitapla birlikte ruhunda açılan çiçek bahçelerinden, farklı yüzyıllara ait kitaplarla tanıştığı yeni arkadaşlarından söz etti. Kelime dedi, kitap dedi, okumak, okumayı alışkanlık haline getirmek, öğretmen olmak, yazar olmak, köle olmaya her defasında razı olmak dedi. Daha nice cümlelerinin altını çizerek, bir de okuyucularının isteğini kırmadan kitaplarını imzalayarak ayrıldı Kartal’dan. Daha çok genç arkadaşlara önemli öğütler veren bu sohbetin detaylarını yazmak da bu aya kısmet oldu.
Sanem ATAMAN
“Sözcüklerinizi artırın, göreceksiniz mutluluğunuz da artacak”
Hayat yolunda kararlarınızı verme noktalarınız vardır. İşte bu noktalarda ben ömrüm boyunca 500 kelimeyle yetinirim, kendimi bu kadar kelimeyle ifade edebilirim diyorsanız tamam. Ancak unutmayın ki hayat 500 kelimeyle çözülecek kadar basit değil. Çağımızda insanların çoğu dağarcıklarındaki kelimelerle kategorize ediliyor. Kimin ne kadar zengin olduğu bir yere kadar önem taşıyor, işte o bir yerden sonra kelimeler devreye giriyor. Bundan, çok değil 15 yıl sonra, çeyrek yüzyıl sonra insanlar şöyle kategorize ediliyor olacaklar, sınıflandırılacaklar; 1- Türkçe’yi iyi bilenler, 2- Bir yabancı dil bilenler, 3- Dört-beş tane yabancı dil bilenler. Çağımızda bir yabancı dil bilenler eh işte durumundalar, ama hiç yabancı dil bilmeyenler adeta ikinci sınıf vatandaş gibi görülüyorlar. Yani gençlerin hedefleri arasında öncelikli olarak bir yabancı dil öğrenmek olmalı. Ama bundan da önce ana dillerini, yani Türkçe’yi bilenler sınıfına girmelisiniz. Çünkü önce kendinize ait duyguları, hayatı, kültürü özümsemek zorundasınız. Ondan sonra bir başka dilin kültürünü, bir başka medeniyetin birikimlerini, bir başka hayatın anlamlarını kazanabilirsiniz. Öncelikle Türkçe’yi bilmek durumundayız. Türkçe’yi çok iyi öğrenmenin yolu da öyle herkesin zannettiği gibi dilbilgisi derslerini çok iyi takip etmekle ya da Türkçe öğretmeninizin çok iyi olmasıyla olmuyor. Türkçe’yi iyi öğrenebilmek için çok kitap okumak gerekiyor. Bir kitap okuduğunuz zaman diyelim ki Yunus Emre, 13. yy’dan bir adamla, 700 yaşındaki bir adamla konuşmuş olursunuz. Yahut Dostoyevski okuduğunuzda, belki hiç gitme imkanı bulamayacağınız Rusya’dan bir arkadaş edinmiş olursunuz, Rus Edebiyatı’ndan. Oralardan insanlar tanımaya başlarsınız, yani söylemek istediğim şu; her kitapla farklı yolculuklar yapabilir, farklı dostluklar kurabilirsiniz. Eğer çok okursanız sadece kelimeleriniz de artmaz, sadece edebiyatınız da gelişmez aynı zamanda kültürünüz gelişir, dünyaya bakış açınız gelişir ve olayları düşünürken başkalarından daha farklı, daha güzel yorumlar yapmaya başlarsınız. Mevlana ile Şemz’i düşünün. Sizin belki de bir saatte tüketeceğiniz konuyu, çünkü kelimeleriniz tükenecek, onlar saatlerce konuşuyorlardı. Bir odaya giriyorlar ve 18 saat boyunca, çıkmadan konuşuyorlardı, hâlâ da tükenmiyorlardı, konuşma arzusuyla doluydular. Neden? Çünkü onlar konuşarak hayatı yaşıyorlardı, konuşarak birbirlerini anlıyorlardı. Sözcükleriniz ne kadar çoğalırsa, hayatı anlamanız veya hayata bakışınız o kadar güzelleşecektir.
| |
|
“Yazmak benim için bir ihtiyaç”
Bir kütüphane çatısı altında bulunmamızın asıl sebebi de bu olsa gerek. Okumak. Ben de gençken böyle bir kütüphanede öğrendim okumanın ne olduğunu, bir kütüphane memurunun sayesinde. O gün bu gündür kitap okuyorum. Sadece okumakla da kalmıyorum, bir de yazıyorum. Yazmak benim için bir ihtiyaç. Yazmazsam okuduklarımın hepsi içimde sıkışıyor, o sıkışan şeyler bir süre sonra beni bunaltıyor, ıstırap çekiyorum. Yazmayı, birileri okusun diye yapmıyorum. Kendim rahat edebilmek için yazıyorum. Çünkü bir şeyler ürettiğinde, bir şeyler yazdığında çoğaldığını hissediyor insan. Bundan 50 yıl sonra yaşamanın da bir yolu bu ayrıca. 100 yıl sonra bir kitabınız sayesinde yeni bir arkadaş edinmenin bir yolu bu. Okuyarak geçmiş yüzyıllardan arkadaş edinebildiğiniz gibi yazarak da gelecek yüzyıllardan arkadaşlar edinebilirsiniz. O yüzden içinde yazı yazmakla ilgili hevesi olanlara en büyük tavsiyem günlük tutmaları. Günlüğe her gün yazdıkları yazı için bir öncekinden daha güzel olması için uğraşmaları. Bir süre sonra yazamaz olduklarında da yeniden okumaya sarılmaları. Yeni şeyler, yeni ve güzel yazılar üretmek için okumak gerekir çünkü. Eğer içinden ‘Aman ne olacak, ben de yazarım ne var ki?’ diye geçiren varsa, söyleyeyim marifet yazmak değil, okumak. Çünkü kalem bir yazma aracı değildir. Kalem bir düşünme aracıdır. Kalem ile düşünülebilir, yazılamaz. Kalemi elinize aldığınızda ne yapmanız gerektiğine karar verirseniz, düşünebilirsiniz. Düşünürken daha farklı bir dünyayı algılayabilmek için de çok okumak zorundasınız.
“… âşık olmamak mümkün değildi”
Ben üniversitede okudum ve üniversite okurken, tıp fakültesinin imtihanlarını kazanmıştım, doktor olma imkanım vardı, ama lise son sınıftayken bir şiirle tanışmıştım ve o şiir o kadar güzeldi ki, ben ona aşık oldum. Dedim ki; “Ben şiirden başka bir şeyle ilgilenemem.” Gittim edebiyat fakültesine kaydoldum. Sonra da dedim ki, mademki böyle güzel bir şey var, o zaman bu güzelliği sadece benim görmem değil, başkalarının da görmesi lazım. O şiir Divan şiiriydi. Şair Fuzuli’ydi. Sadece bir şiir değildi, şöyle söyleyeyim; ben Kütahya’da liseyi okudum, yazın inşaatta çalışırdım, amelelik yapardım. Para biriktirirdim, kışın onu harçlık edinir orada okurdum. Ailemin bana yardım edebilecek durumu yoktu. Onun için devlet yatılı imtihanlarına girdim, yatılı bir okulda okuyordum. Yazın çalışarak biriktirdiğim parayla kışın harçlığımı sağlıyordum. Kütahya’da bir Vahitpaşa Kütüphanesi vardı ve benim yazın biriktirdiğim para genelde şubat ayında biterdi. Şubattan sonra yatılı da okuduğum için pek sokağa çıkmazdım, arkadaşlar falan tam da baharda herkes gezerken, benim param bitmiş olurdu, bir yere gidemezdim. Şehre indiğim zaman da gider o kütüphanede otururdum. O kütüphanede bir gün Fuzuli’nin Divan’ıyla karşılaştım. O kadar güzel bir şeydi ki, âşık olmamak mümkün değildi. Ben kelimeleri biliyordum, yani Fuzuli’yi anlayabilecek kadar Osmanlıca kelimeleri biliyordum. Orada oturup, Osmanlıca öğrendim. Parasızlıktan. Param olsaydı hiç şüphesiz diğer arkadaşlarla birlikte baharın tadını çıkarırdım. Ve o sene onun lezzetini alınca ertesi sene param olduğunda bile ben artık onun lezzetine, damak tadına vardığım için başka yerler beni eğleştirmedi, eğlendirmedi, eylemedi. Gidip orada eğlendim ben, kütüphanede ve bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum. Onun için okurlarımla bir arada olabildiğime inanıyorum. Çünkü yaptığım iş çok güzel bir iş. Bakın ben şiirle uğraşıyorum. Aşkla, gülle, bülbülle uğraşıyorum. Dostlukla, sevgiyle uğraşıyorum. Şiir okuyorum diye birileri bana maaş veriyor. Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir meslek?
| |
|
“Yazarlık bir meslek olarak başlamadı hayatımda”
Aslında benimki bir meslek değil. Benim asıl mesleğim öğretmenlik. Ben öğretmenim. Yani yazarlık bir meslek olarak başlamadı hayatımda. Öğretmenlik yaparken yazı yazmaya da başladım. Çok sonraları yazar oldum. Meslekte çok mutlu olduğum anlar da oldu pişmanlıklarım da. Ne zaman mutlu oldum biliyor musun? Ben bir yazı yazdım, ağlayarak yazdım, ağlayarak yazdığım yazıyı okuyan okuyucular yazımı okurken ağladılar. O zaman çok mutlu oldum. Mesela 40 Güzeller Çeşmesi diye bir kitabım var, o kitabın içindeki 40 hadis-i şerif’in bende hissettirdiklerini yazarken ben ağladım. Ama onu okurken herkes ağladı. İşte dedim ki işimi iyi yapıyorum. Neden? Ben çok iyi bir yazar olduğum için mi, hayır. Yazılarım O’nu anlattığı için. O yazıların güzelliği benden değildi, konusundandı. Onun için insanları çok etkiledi. Ama diğer bir taraftan da bir okuyucum yazımı beğenmediği, hocam bugün geçiştirmişsiniz, size yakışan bir yazı yazmamışsınız dediği gün yaptığım o işten pişman oldum. Onun için ne iş yaparsanız yapın, yaptığınız işi çok güzel yapın. Güzel yapmadığınız hiçbir iş sizin olmaz çünkü.
“Daha fazla yaz dedikleri gün soğuk terler boşaldı üstümden”
Yıllarca kitap okudum ben, sonra bir tane yazdım. Sonra aylarca okudum bir tane daha yazdım. Sonra günlerce okudum bir tane daha yazdım. Aradan zaman geçince bana dediler ki daha fazla yaz. Daha fazla yaz dedikleri gün soğuk terler boşaldı üstümden çünkü ben ne yazabilirim ki daha fazla? Bana dediler ki sen bir gazetede yaz, gazetede yazmaya başlayınca haftada bir yazı yazmak için, haftanın beş günü okumak zorunda kaldım. Ama sonra şunu gördüm; aslında başkaları benim yazılarımı okudukları için değil benim mutluluğum ya da başkaları benim için bu adam yazar dedikleri için değil. Asıl ne için mutlu oldum biliyor musunuz? Her okuduğum kitapta yeni bir dünya bulduğum, yeni bir güzellikle, yeni bir bahçeyle karşılaştığım için. O zaman mutlu oldum. Okumak bambaşka bir dünya. Ben gençken yatmadan önce kitap okumadan gözüme uyku girmezdi. Çok zaman kitap gözümün üzerine kapandı, çok zaman da ben kitabı yastık edindim. Çünkü benim okuduğum yıllarda imkanlar da bu kadar çok değildi. Bu kadar çok kitap, kütüphane ya da elektrik yoktu. Ben köy lambasının ışığında okudum. Sobalı bir evde, odun bulmakta bile zorlandığım zamanlarda yatağın içinde, yorganın altında titreyerek okudum. Söylemek istediğim şu; bu kadarı da hastalık artık yorganın altında titrerken de okunur mu demeyin. Prensip edinin ve o prensiplerinizden asla ödün vermeyin. Her daldan, her dünyadan, her coğrafyadan kitaplar okumak lazım. Bu vesileyle o kadar çok yazarla tanıştım ki ben. Mesela, Balzac’ı çok severim, Fransa’da 18. yy’ın sonunda yaşamış. Shakespeare’i çok severim, İngiltere’de 1605 yılında ölmüş. Fuzuli’yi çok severim, 1534 yılında Bağdat’ta Leyla ile Mecnun’u yazmış. Mevlana’yı çok severim, 1273’te vefat etmiş. Bakın bunlar ayrı coğrafyalardan ve farklı yüzyıllardan. Ben bugün Orhan Pamuk’u da severim, onun kitaplarını da okurum, ama Reşat Nuri Güntekin’i, Refik Halit Kara’yı, özellikle Ömer Seyfettin’i çok severim. Peyami Safa’yı, bugün Ahmet Turan Alkan’ı, Beşir Ayvazoğlu’nu çok severim. İsimlerini unuttuklarım beni bağışlasın.
“Bir kitap yazmak, kendinizi köle diye pazarda satmak gibidir”
Ama kitap yazmak çok zor bir iştir. Hiç durmadan kendinizi onun dünyasına verirsiniz. Ama bütün bu zorlukları kitabın bir kişi tarafından okunduğunu gördüğünüzde unutuyorsunuz. Ve bir sonraki kitabın zorluklarını kabul ediyorsunuz. Bir sonraki kitabı yazayım, o zorlukları bir daha yaşayayım diye. Vaktiyle delikanlının biri, bir genç kıza aşık olmuş. Delikanlı fakir. Kız nereye giderse onun peşinden gidiyor, derken kız bir gün bunu fark etmiş ve sormuş benden ne istiyorsun, bana ne verebilirsin ki? Delikanlı da demiş ki, ne istiyorsun ki sana ne vereyim? Ne paran pulun var, ne makamın şanın şöhretin var ne isteyeceğim senden demiş kız. Oğlan da benim makamım, param pulum, şanım şöhretim yok ama sana verebilecek bir canım var, istiyorsan canımı sana vereyim demiş. Kız da, canın ne işe yarar? diye sorunca, delikanlı madem öyle sana para pul lazım, bununla gönlün olacak, ben senin uğrunda feda olmaya hazırım götür beni köle diye sat, üç beş kuruş para kazanırsın eğer senin istediğin paraysa bu parayı da elde etmiş olursun, ben de sana böylece bir şey vermiş olurum, sevdiğim insana bir hediye sunmuş olurum demiş. Kız da buna ders olsun diye kabul etmiş. Bir kasabaya gitmişler. O kasabada köleler bir masaya oturtulur, sahibi de başında beklermiş. Ve esir tacirlerinin sıralandığı bu pazarda köleleri satın almak isteyenler gezer, kimi beğenirse onun başında bekleyen sahibine şöyle sorarlarmış. ‘Bu senin kulun mu?’ Akşamüzeri olmuş köle pazarında hiç kimse gelip, delikanlıyla ilgilenmemiş. Hiç kimse onu satın almak istememiş. Artık iyice de zayıflamış, perişan olmuş delikanlı. Nihayet bir adam demiş ki başında bekleyen kıza, bu senin kulun mu? Kız da evet benim kulum demiş. Kız benim kulum deyince delikanlı düşmüş bayılmış, benim kulum dedi ya, onun mutluluğu ile dayanamayıp bayılmış. Ayıldığında pazarlık bitmiş, kız parayı alıp gitmiş yeni sahibi bunun başında. Yeni sahibi demiş ki yürü, mezarlığa gidiyoruz. Mezarlığa doğru giderken, sen Kur’an okumasını bilir misin demiş sahibi, bilirim demiş delikanlı. Yasin okur musun? okurum, ezberden mi, evet ezberden. Mezarlığa varmışlar. Adam demiş ki benim bir annem babam vardı, öldü, ölürken bana vasiyet ettiler dediler ki, bize bir Yasin okut, senede bir onun karşılığında da bir köle azad et. Şimdi gidelim sen Yasin’i oku ben de seni azad edeyim. Okumuş delikanlı sahibi de azad etmiş bunu. Genci çok seven sahibi demiş ki sen bu kasabada kal sana sermaye de vereyim burada bir iş kuralım onla geçin git. Hayır demiş delikanlı. Öyle deyince peki demiş adam azad ettim seni istediğin zaman gidebilirsin. Delikanlı da bunun üzerine; şimdi demiş sana veda edip gideceğim ama senden bir ricam var, beni sana satan ne tarafa gitti lütfen bana söyle demiş.” Tekrar onun peşinden varıp, bu senin kulun mu sorusuna benim kulum dedirtebilmek için, tekrar köle olmaya razı olduğu için. Kıssadan hisse şu: Bir kitap yazmak, kendinizi köle diye pazarda satmak gibidir, ama o kitabı yazdıktan sonra okunduğunu ve insanların ondan yaralandığını görmek tekrar köle olmaya sizi razı eder. Anlatabildim mi?
“Bir yazar daima kendisini yazar”
Bunun dışında hareket edemezsiniz. Unutmayın ki bir yazar daima kendisini yazar. Bir yazarın yazdığı her şey kendi hayatından iz taşır. Ama ne olur? Ben 16. yy’da bir hikayeyi anlatırken, 16. yy’ın gözlükleriyle bakarak, yine kendimi anlatırım, yine bu çağı anlatırım. Çünkü gökkubbenin altında insanlar hiç değişmez; değişenler kıyafetlerdir. İnsan daima, hep aynıdır. İyiler de vardır, kötüler de vardır. Güzeller de vardır, çirkinler de vardır. Ama aslında kıyafetler onları iyi, kötü, çirkin ya da güzel gösterir. Kıyafetlerden sıyrıldığınız zaman gerçek kimliğiniz ve tarihe kalacak adınız kendiliğinden ortaya çıkar. Onun için ye kürküm ye hikayesi yanlıştır. Yedirmezler, öbür tarafa varınca yiyecek bir şey bulamayabilirsiniz.
|